Yaşa ulan!

May 17, 2007

Afişe oldum

Filed under: Dönmesem başladığım yere..., Hayat Memat — Baris @ 1:27 am

AFFT`nin geçen seneki Beypazarı gezisinin ardından düzenlenen sergiden kalan bir afiş.. Bilin bakalım ordaki cyborg kim?

May 10, 2007

Bu adam da mutlu

Filed under: Dönmesem başladığım yere..., Hayat Memat — Baris @ 1:12 am

Onu öperken gözlerini kapatıyorsan bu gerçek sevgidir.

——————————————————–

If you’re closing your eyes when kissing her, then you love her, indeed.

Mutlu adam ve kanyak

Fotoğraf/Photograph by: Ayşegül

22 Nisan/22nd April, Amasra.

April 24, 2007

Amasra`ya gidin

Filed under: Dönmesem başladığım yere..., Hayat Memat — Baris @ 12:57 am

Bi’gün kalkın, Amasra`ya gidin.

Sık görüşemediğiniz arkadaşlarınızla gidin ama. Yanında kardeşlerini getirenler olsun. Yarım birada eğlenceli insanlara dönüşen kardeşlerini.

Sonra sahilde balık yiyin. Yanına salatayla bir de midye tava isteyin.
Balık barbun, salata Amasra salatası olsun ama.
Rakı açtırın bir de. Çok içmeyin ama. Fazladan yazılan iki mezgit tavaya karşı uyanık olun.

Tekne turuna çıkın. İçeride oturmayın ama.
Dalgaları ve rüzgarı en iyi ön tarafta hissedersiniz.
Ön tarafa geçip,
Motorları maviliklere sürün.
Işıklı maviliklere.

Ayaklarınızı denize sallandırın bir de.
Yanınızda mutlaka kanyağınız olsun.
Tüttürmek isterseniz diye,
bir paket de sigara alın hadi ama sadece yanınızda bulunsun.
Hani çok efkarlanır ya da mutlanırsanız diye. Siz yine deniz havası çekin.

Görkem`i bulun. Kale`yi filan onunla gezin, ağzı iyi laf yapar.
Yakında, bir dizide Erbil`in küçüklüğünü oynayacakmış.
Ona, on iki yaşına bastığına göre çoktan kendisini oynayabileceğini söyleyin.
Gördüğü herşeyin üstüne kondurduğu sorulardan sıkılmayın.

Sahibi belli olmayan ufak bir hediye almayı unutmayın.
Dönüş yolunda çekiliş yapmak için.
Ama Amasra`ya dışarıdan gelen şeylerden almayın.

Ağaç üzerine yakma olarak yapılan resimlerden alın kendinize.
Üzerinde sevdiğiniz bir şiir ya da söz olsun.

Dönüş yolunda bir yarım saat de kestirin.
Son damlanızda varmayın eve.

Bugün kalkın, Amasra`ya gidin.

February 28, 2006

Bir kez daha…

Filed under: Dönmesem başladığım yere... — Baris @ 6:52 pm

Bu haftasonu, bir kez daha akvaryumumdan çıkıyorum.

Bu sefer Erciyes için… Cumartesi sabahı 7`de başlayacak yolculuğumuz iki gün sürecek ve yine 360 derece dönmeme rağmen insan yapısı görememenin keyfini süreceğim.

Yarın, büyük mü büyük malzeme eksiğimden küçük mü küçük olanları tamamlamaya ve malzeme listemi gözden geçirmeye başlıyorum. Tabii toplanma işi yine Cumartesi sabahı yola çıkmadan hemen önce bitecek, ayrı konu.

Fotoğraflar ve gezi notları tabii ki yine burada olacak.

December 2, 2005

Gezi Notları - 7 Tepeli Şehir

Filed under: Dönmesem başladığım yere... — Baris @ 11:50 pm

Tam bir hafta önce yola çıkmama rağmen yeni yazabiliyorum. Ama bu kadar keyifli geçen bir geziyi kağıda (byte`lara demek işin büyüsünü bozar değil mi?) dökmeden geçmek istemedim. Tam bir hafta bir gün önce, abimi askere gitmeden önce görmek için düşmüştüm yollara…

Gidiş tarihi üzerindeki -yaklaşık bir haftalık- kararsızlıktan sonra 24 Ekim gecesi saat 23:30`a bilet almıştım ve bundan sonra mümkün olduğunca her yere/her zaman yapmaya karar verdiğim gibi trenle gidecektim. Yolculuğun Harem gibi bir yerden ziyade Haydarpaşa Garı`nda sonlanması gerçekten yolculuk yaptığı ve çevre değiştirdiği hissi uyandırıyor insanda…

25 Kasım Cuma:
Yola çıkmadan fazla konuşamadığımızdan buluşma yerimiz yoldayken belli oldu desem yeridir. Haydarpaşa`ya vardıktan sonra vapurla (neyse ki eski vapurlar hala duruyor, bir ara kaldırıldıklarına dair bir söylenti vardı ve hatta http://www.vapurumuvermiyorum.org/ gibi siteler açılmıştı) Beşiktaş`a geçip oradan da dolmuşla Taksim’e geçecektim. Neyse ki fazla zorlanmadan yarım saat kadar sonra Taksim`deki Simit Sarayı`nda çayımı yudumluyordum. Yaklaşık 20 dakika sonra da ben geldiğim için 3 günlük bir kongre işini geri çeviren ve bol bol zamanı olan abim geldi. Özlemişim, herhalde 2-3 ay geçmiştir son görüşmemizin üzerinden. Küçükken ettiğimiz kavganın haddi hesabı olmamasına rağmen yaş ilerledikçe olgunlaşıyor ve aslında `diğerinin` bir dayanak olduğunu anlıyor insan… Heh… Bir kavgamızı hatırladım da; yine sudan bir sebepten altalta üstüste kapışıp sonra da gülmeye başlamış ve “iyi antreman oldu” demiştik. Çocuklar biraz da garip oluyor.

Simit Sarayı`nda buluştuktan sonra o gün yapacaklarımıza karar verdik. Genelde yolculuklarda mışıl mışıl uyumama rağmen nedense o gün biraz yorgundum. Bunun üzerine çok da dolaşmamaya karar verdik ama yine duramadık ve sadece Sirkeci’ye yürüdük. Heh. Ama uzun zamandır merak ettiğim `fotoğrafçılar çarşısı`na gittim sonunda…

Burası, duyduğum gibi bir sokak değil de 4 katlı bir işhanıymış. Girişinde “Ayam Çarşısı” yazmasına rağmen Hayam ya da Hayem Çarşısı olarak bilenler var. Asıl aradığım şey tarihi geçmiş fotoğraf kağıdı olduğundan sadece bunu soruyordum ki genel olarak bütün fotoğraf malzemelerinin fiyatlarının çok uygun olduğunu gördüm. Öyle ki; burada agrandizörün bir taksidi olan 200-250 YTL`nin orada bir agrandizör fiyatı olduğunu öğrendim. Biraz eski model -ki agrandizör gibi basit bir çalışma mantığına dayalı bir cihaz 1950 model bile olabilir- olmasına rağmen sıfırlardı üstelik… İkinci el tele objektiflerde ise yine Ankara`dakinin çok altında fiyatlar almama rağmen çok sınırlı bir bütçem olduğundan bunlarda sadece gözüm kaldı. Ancak fotoğraf kağıdını bulmayı ve almayı başardım. Hemen girişte sağa döndükten sonra çıkılan 4-5 basamaktan sonra soldaki ilk dükkan bu işe yıllarını verdiği her halinden ve konuşmalarından belli olan bir amcaya, Alaattin Bey’e ait. Bahsettiğim agrandizör fiyatları da bu Cennet Ticaret adındaki ufacık dükkandan alınma… Alaattin amcama fotoğraf kağıdı sorunca bana kalın kartondan ufak bir kutu uzattı. Fohar marka 13×18 cm ölçülerindeki 100`lük kutu gerçekten eski görünüyordu. Bu gibi eski kağıtlara baskı üzerine ufak bir sohbetten sonra amcamın da bunları kullandığını öğrendim ve güvendim açıkcası… (Sonradan elindeki bütün kağıtları alamadığıma pişman olacaktım, zira Bulgar malı olan kağıtlardaki baskı kalitesinin beni fazlasıyla tatmin etmesinin yanında kutudan Türkçe bir kılavuz bile çıkmıştı!). Daha sonra 4 katın tamamı fotoğrafçı olan bu işhanında ufak bir turdan ve gözüm kalan bir sürü aksesuardan sonra yine taksime döndük ve metroyla önce Şişli`ye; oradan da dolmuşla Kağıthane`deki Başak Konutları‘na gittik. Abimin “çevreden yalıtılmış” nitelemesinin ne kadar haklı olduğunu gidince anlayacaktım. Özellikle Levent ve Şişli`ye yakınlığıyla ilerideki muhtemel bir İstanbul çıkartmasında gözönüne alınması gereken yerler arasına aldım burasını… Yalnız biraz yokuşu olduğunu söylemeliyim. Örneğin abimlerin kaldığı ev seviye olarak en altta ve siteden çıkmak için yol ezberlemenize gerek yok. Önünüze bir yol ayrımı çıkarsa daha dik olan yokuşu seçmeniz yeterli… Akşamında da Stealth`ı yarıladıktan sonra sızmışım.

26 Kasım Cumartesi:
Pek erken olmayan bir kalkıştan sonra abimin annemden daha özenli olan tostundan yedik (annemin genelde acelesi olduğundan kaşarlar ekmeğe hiçbir zaman homojen olarak dağılmaz ve mutlaka bir yerde sadece yağlı ekmek yeriz; ah anacım benim). Daha sonra kapalı havadan dolayı fotoğraf makinesini yanıma almamaya karar verdim ve tekrar düştük yollara…

Sabahtan İstanbul`da olduklarını öğrendiği bir grup arkadaşıyla buluşacağımızı söylediğinde ne kadar şeker insanlar olabileceklerini düşünemeden canımın sıkıldığını itiraf etmeliyim. Ama tanışmama kadar sürdü bu düşünceler… Abimle, katıldıkları bir tur rehberliği kursunda tanıştıklarını öğrendiğim -beraber ülke ülke dolaşan ve şu sıralar yerleşecekleri yer ve kuracakları iş alanı arayan- Özlem-Amer çifti ve Zahide`yle sohbetimizde saatler aktı gerçekten. Özellikle Amer`le sohbetimizi ayrılma vaktinin gelmiş olması sonlandırmak zorunda kaldı diyebilirim. Dünya tarihinden yurtdışında yaşama, vize hilelerinden backpacking`e kadar bulaşmadığımız konu kalmadı. Sohbetten aldığım keyfin yanında uzun zamandır yakalayamadığım bir ingilizce pratiği şansını da yakalamıştım.

Bazen biriyle tanıştığınızda sohbetin bir aşamasında bir sessizlik olur ve aslında frekansınızın tutmadığını hissedersiniz. Yeni tanıştığım insanlarda buna dikkat ediyorum ve gerçekten o sessizliğin oluşmadığı insanlarla frekansımın uyduğunu ve ilişkimizin sürdüğünü görüyorum. Karşılıklı e-posta adresi alışverişi yapmayı da ihmal etmedikten sonra ertesi gün yine buluşmak üzere anlaşıp ayrıldık.

Ancak, o gün uğradığımız Fransız Sokağı`ndan bahsetmeden günü kapatmak istemiyorum. Tabelasında “Cezayir Sokağı” yazmasına rağmen halk arasında “Fransız Sokağı” olarak anılan sokağa Beyoğlu`ndaki bir ara sokaktan ulaşılıyor. Daracık bir yokuşta kurulmuş ve yürüyüş yolları sokağın merdivenlerinden oluşuyor. Yol boyunca da sağlı sollu kafeleriyle gerçekten hoş bir havası var. Hani böyle sürekli entellektüel muhabbetlerin yapıldığı ve pipolu-top sakallı amcaların takıldığı bir sokak düşünün; işte öyle bir yer. Her gidişte görülmesi gereken yerler listesine aldım bile…

Gecenin sonuna doğru da Şişli`de -bizim beyefendinin düzenli olarak takıldığı bir yerde- köfte ve kazandibi yedik. Tatlısıyla beraber tamamı ısmarlanmış olması ayrı bir lezzet katmıştı yemeğe. Gecesinde bu sefer de Constantine`i yarım bırakıp sızmışım. Zaten çok kısık ses ile izlemek zorunda kaldığımdan birçok kısmını anlayamamıştım. Bir dahaki sefere artık.

27 Kasım Pazar:
Sabah (!) 12 gibi kalktıktan sonra güneşi görünce oldukça sevindim. Afsad`ta katıldığım kursun en başlarında Fazlı hocamız bize şöyle demişti: “Artık ışığa farklı bakacaksınız ve o varlığıyla sizi sevindirecek”. Gerçekten günışığının farklı bir anlamı var artık.

Dönüş biletimi de Ankara`dan almadığımdan bir de bilet bulmamız gerekiyordu. Önce Taksim-Beşiktaş-Kadıköy-Haydarpaşa güzergahını izleyip vapurda bol bol fotoğraf çektikten sonra geldiğim Fatih Ekspresi`nden bir bilet aldık ve aynı güzergahtan dönüp Ortaköy`e uzandık. Özlem/Amer/Zahide Picasso Sergisi`ni ziyaret ederken (neyse ki Mart`a kadar aynı yerde sergilenecek, daha sonraki bir gidişimde görmek isterim) biz de Ortaköy civarını fotoğrafladık ve ardından kokoreç, kumpir gibi şeyler atıştırdık. Hava karardıktan sonra Ortaköy Camii`nin ışıklandırmasını yakından görme fırsatım oldu. Aslında bir önceki akşam da burada olmama rağmen -birini beklerken yapacak bir şey aramaktan sanıyorum- o gün daha iyi inceleme fırsatım olmuştu. Aşağıdan ve yakından ışıklandırma taş oymacılığının tüm ayrıntılarını ortaya çıkarıyordu. Ankara`ya döndükten sonra bu Camii`nin her yıl denize doğru 2-3 santim kaydığını öğrenecektim.

Saat 7`ye doğru topluluğun geri kalanı da geldikten sonra başladık yine sohbete… Bir tek Amer`e “Ajda bardakta çay”ın anlamını anlatmadığım kalmıştı; o da oldu o gece. Gayet sıcak bir insan olan Amer garsonlardan bozuk türkçesiyle “Ajda bardakta çay” istemeye başlamıştı bile… Yine uzun ve keyifli bir sohbetten ve çektiğimiz anı fotoğraflarından sonra Zahide`nin şoförlüğünde Taksim`e gittik ve burada vedalaştık. Burada, hep Nasuh Mahruki`nin kitaplarında okuduğum gezgin buluşmaları geldi aklıma… Bir kısmımız kaç gün önce İstanbul`a gelmişti ve o vedalaşmadan sonra Özlem-Amer İran`a, ben Ankara`ya, Alp Antalya`ya gidecekti. Buradan sonra Zahide Haydarpaşa`ya bıraktı ve normalde alışık olmadığım bir şekilde trene bir saat kala garda beklemeye başladım. Haydarpaşa`nın gece fotoğraflarını da çektikten sonra koltuğuma yerleştim ve her saat başı uyanacağım gravyer peynirinden yapılmış uykuma daldım.

Daha önceleri İstanbul`u -genel kanıda olduğu gibi- gezilecek ama yaşanılamayacak şehir olarak görmeme rağmen bu seferinde fikrimin değiştiğini söylemeliyim. Askerlikten sonra yerleşilmesi ve “yaşanılması” gereken bir yer. Hatta şöyle Başak Konutları`ndan…

November 23, 2005

Gezi Notları - Beypazarı

Filed under: Dönmesem başladığım yere..., Hayat Memat — Baris @ 2:23 am

Pazar günü kalktığımda saat 7.30 olmuştu. Beypazarı gezisi için buluşma saati ve yeri 8`de YKM önü olduğu için hemen atladım metroya ve bir kaç dakikalık gecikmeyle de olsa bizimkilerle buluştum. Geziye fotoğraf makineleri, tripodları ve diğer eşyaları ile yaklaşık 26 kişi gelmişti ve sadece bir midibüs ayarlandığından biraz sıkış-tepiş bir ortam vardı. Yine de en arka köşede bir yer bulup oturabildim.

Yaklaşık 1.5 saatlik bir yoldan sonra gri bir hava ve yağmur kokusu ile karşılanmış bir şekilde Beypazarı’ndaydık. Çarşıda Değirmencioğlu‘nun önüne parkettikten sonra sadece fotoğraf makinelerimizi alarak içeri girdik. Kahvaltı sofraları hazırlanmıştı ve gerçekten göz kamaştırıyordu. Fazlı Hoca’nın geziden önce “Sakın kalkınca karnınızı doyurmayın sabah mis gibi bir kahvaltı edeceğiz” demesi boşuna değilmiş tabii ki… 4 kişilik masalarda bir kaç çeşit tereyağı & peynir, vişne reçeli, söğüş domates & salatalık, Beypazarı Kurusu, Beypazarı Simidi ve sınırsız çay eşliğinde mis gibi bir kahvaltı yaptık. Daha önce çay tiryakiliğimi anlatmak için söylediğim “hiç bir çay yeterince sıcak ve yeterince çok değildir” özlü sözünü burada tekrar düşünmek zorunda kalmadım değil.. Beypazarı Kurusu’nun da daha önceden methini duyduğumdan sofraya oturur oturmaz en yakın o olabilecek şeye yapışıp o olup olmadığını sordum. Oydu.. Ancak anlattıkları kadar sertti ne yazık ki. Dişlerimdeki telden dolayı çaya batırıp yemek zorunda kaldım ama yine de tereyağı kokusu ve tadı belirgindi.

Buradan sonra konağın içinde bir kaç çekim denemesi ve buluşma & yemek saati ayarlamalarından sonra Beypazarı sokaklarına dağıldık (aslında dağılmak istememiştik; ancak o güzelim sokak aralarında her bir kişi farklı bir konuya odaklanınca çekim sonrası çevrenizde kimsenin kalmadığını görüyorsunuz). Dışarı çıkmamızla yağmurun başlaması aynı zamanlara rastladı ne yazık ki.. EOS 1D kullanan arkadaşlarımız için sorun yoktu zira özelliklerini sorduktan sonra gelen cevaplar karşısında “vuuuu” dedikten sonra “Su da geçirmiyordur şimdi bu” diyerek espri yaptıktan ve “hehe” diyerek güldükten sonra gelen “Evet geçirmiyor” cevabı karşısında şaşkınlığım artmıştı.

Ara sokaklarda bir kaç saat dolaştıktan sonra uğradığımız Beypazarı Tarih ve Kültür Evi’nde gerçekten hoş bir Osmanlı Evi ile karşılaştık. Alt katlarda yer alan milyonlarca yıl öncesinden kalan deniz canlılarının fosilleri, yüzlerce yıllık elyazmaları ve oldukça eski -ortalama 1910`lardan kalma- silahlar aslında müzenin nispeten küçük bir kısmını kapsıyor ve konağın üst katlarını olduğu gibi korunmuş bir Osmanlı Evi oluşturuyor. Burayı da gezdikten sonra hemen yakınında sıcak bir şeyler içebileceğimiz bir yer olduğunu öğrendik ve Değirmencioğlu’ndan çıktığımızdan biraz daha ufakça bir grup olarak Külhan Sofrası’na gittik. Burada bize hizmet verebilecek tek kişi olduğundan biraz geç gelen ve üstelik ılık olan çay ve çorba içtik ancak sobanın yanında oturmak güzeldi. Sonrasında, bir anda açan hava ve gelen güneş ışığından yararlanmak için hemen sokaklara döküldük. İşte buradan sonra grupta büyük kopmalar başladı. Bir ara nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde iki kişiye düştüysek de saat 4 gibi yine Değirmencioğlu’nda sofra başındaydık.

Sofraya oturduğumuzda hazır olan şey salata ve tatlı idi. Salata bildiğimiz çoban salata (Beypazarı Salatası diye bişiy yok :-)) ancak baklavaya değinmeden geçmek olmaz. Beypazarı Baklavası denen bu baklava tam 79 katlı ve yine de kalınlığı öyle çok fazla değil. Ancak, bu özelliği çok dikkat çekici olsa da, sadece bir kat ceviz olduğundan ağzınıza gelen tat şerbetli hamur tadı gibi bir şey oluyor. Şahsen ben bir tane zor yiyebildim. Ama yine de bu incelikte hamur açan ellere sağlık tabii ki.. Belki iki ya da üç kat ceviz olsaydı gerçekten güzel olurdu ve adam gibi baklava tadı alabilirdik. Yemekte gelen diğer şeyler ise tarhana çorbası, güveçte tavuklu pilav ve etli yaprak sarmaydı. Tarhana çorbasını genelde sevmem -ki burada da çok severek yemedim- ama bir önce bahsettiğim yer olan Külhan Sofrası’na yolunuz düşerse burada mutlaka deneyin. Sarmaya da Beypazarı Sarması diyorlar ancak bildiğimiz sarmadan pek bir farkı yok. Sanıyorum yemeklere yöresel isimler koymak ziyaretçilerde genel bir merak ve deneme isteği uyandırıyor ve bu gibi yerler de fazlasıyla bunun farkında…

Yemeği de yedikten sonra ağırlık çökmeden hemen önce düştük yollara.. Fazlı Hoca’nın sabah yolculuğumuzda bahsettiği bir gelenek üzerine -ki bu gelenek çekim gezilerinde herkesin ufak birer hediye alması ve daha sonra çekilişle bunların dağıtılması- herkes ufak tefek bir şeyler almıştı. Ben de yaktığımız zaman güzel olduğunu söyledikleri bir koku yayan bir kandil almıştım. Ufak bir şişede üzerinde hasıra benzer ipler sarılmış olan sevimli bir şeydi.. Çekilişte Esen’e çıktı. Ancaaak, her arkadaşımız diğerleri gibi herkesin kullanabileceği hediyeler almamıştı. Benim ismimi çeken Egemen pis bir gülüş eşliğinde “güle güle kullan abi” diyerek bana bir paket uzattı. Açtığımda bunun dışı turkuaz içi kırmızı renkte olan ve içinde aynası da olan küçük bir makyaj çantası olduğunu anlamam uzun sürmedi. “E be abi”den başka tepki veremedim. Bu neşeli dakikalar (R)dan sonra çekilişi tamamladık ve yine toplamda 1.5 saatlik -aralarda kestirdiğim- bir yolculuktan sonra akşam 6.30-7 gibi Kızılay’daydık..

Havanın kapalı olmasından ve zaman zaman yağan yağmurdan dolayı sadece 15 kez deklanşöre basabildim; fotoğrafları tabdan alınca yine Baris’in Gözüyle kategorisi altında yayınlayacağım. Yalnız bu takılı olan makaranın renkli ve hala bitmemiş olmasından dolayı haftaiçi yine bana bir Ulus -ya da başka bir yer, önerilere açığım- görünüyor. Zira eğitmenimiz Oğuz’un 3 makara film yıkama ve 10 kart baskı alma hedefine uymak için haftasonuna bitmiş bir -ve hatta iki- siyah-beyaz makaraya ihtiyacım var.

Neyse, yine yollara düşeyim de en kısa zamanda… Nasılsa gerisi gelir.

September 10, 2005

Aah-ah Antalya

Filed under: Dönmesem başladığım yere..., Hayat Memat — Baris @ 7:47 pm

Bu güzelim memlekete sabah 8′de geldim ve bu gece 11′de tekrar Ankara’ya dönüyorum. Tüm günümün doktor kontrolleri ve akraba ziyaretleri ile geçmesine mi yanayım yoksa sadece 15 saat kalacak olmama mı bilemedim. Aslında denizi sadece uzaktan görebilmiş olmama ya da Işıklar’da iki adım atamamış olmama da yanabilirim.

Herşeye (ya da hiçbir şeye) rağmen 15 saat bir rüya gibi geçti ve yarın sabah Ankara’da uyandığımda bu yolculuğun gerçek olup olmadığını düşüneceğim sanıyorum.

Hoşçakal güzel şehir!

Powered by WordPress