Yaşa ulan!

February 28, 2006

Bir kez daha…

Filed under: Dönmesem başladığım yere... — Baris @ 6:52 pm

Bu haftasonu, bir kez daha akvaryumumdan çıkıyorum.

Bu sefer Erciyes için… Cumartesi sabahı 7`de başlayacak yolculuğumuz iki gün sürecek ve yine 360 derece dönmeme rağmen insan yapısı görememenin keyfini süreceğim.

Yarın, büyük mü büyük malzeme eksiğimden küçük mü küçük olanları tamamlamaya ve malzeme listemi gözden geçirmeye başlıyorum. Tabii toplanma işi yine Cumartesi sabahı yola çıkmadan hemen önce bitecek, ayrı konu.

Fotoğraflar ve gezi notları tabii ki yine burada olacak.

Cahil Periler

Filed under: Bence — Baris @ 6:33 pm

Dün (bugün?), uzun zamandır izlemek istediğim bir Ferzan Özpetek filmini izleme fırsatı buldum: Cahil Periler.

Dün akşam yine AFFTsel arkadaşlarla toplandık ve bol bol sıcak, soğuk, kırmızı, beyaz -hangisini bulursak artık- şarap eşliğinde hem sohbet ettik, hem Kim? Kiminle? Nerede? oynayarak bol bol güldük, hem de yakında yapmayı planladığımız Beypazarı gezimiz hakkında konuştuk. Laf lafı açtı, saat sabaha karşı 3`e geldi ve/fakat uykularımız gelmedi. Biz de bir film izlemeye karar verdik ve sonunda Cahil Periler`le tanıştım.

Bazen film izlediğimde bir kare görünür ve ben o kareden çok güzel bir fotoğraf çıkacağını; ama onun o filmde akan binlerce kareden biri olduğu için arada gözden kaçtığını düşünürüm. Bu, başka hiçbir filmde bu kadar çok aklıma gelmemişti. Bol bol aklıma gelen bir başka düşüncem de; bir filmin güzel olması için yüksek bütçeli ve dolayısıyla ünlü bir oyuncu kadrosuna ya da göz kamaştıran efektlere sahip olması gerekmediğiydi. Yaratıcı bulduğum bir konu, kompozisyon olarak gözüme hoş gelen sahneler, esas kız ve -özellikle- esas oğlanın oyunculuklarıyla birleşince ortaya güzel bir şeyler çıkmış.

Yakında bir stand açarak “Beypazarı`na yolcu kalmasın” diye bağıracağız ve -herhalde gelecek haftasonunda da fotoğraf makinelerimizi kaptığımız gibi tıngır mıngır yollara düşeceğiz.

February 26, 2006

Ölümlerde yapılan ayrımcılık

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 2:11 pm

Uzun bir süredir kafamı meşgul eden bir konuya değinmek istiyorum: Ölümlerde yapılan ayrımcılık. Eskilerden beri rastladığım bir davranışın yeni bir örneği dün Milliyet Gazetesi`nde, “Nazi kamplarında 1000 Türk yakıldı” başlıklı haberde yer alınca dayanamadım.

Birçoğumuz dil, din, ırk veya renge göre ayrımcılık yapmayız. Hatta, günümüzde çağdışı gelen bir çok şeyi; “tarihsel olaylar ait oldukları zamanın şartlarına göre değerlendirilmelidir” kuralı çerçevesinde mantıklı olarak değerlendirebilirken; (örneğin, eskiden kullanılan idam yöntemleri, vs.) ırkçılığı ve ayrımcılığı ağır bir dille eleştirip tüm insanların eşitliğinden bahseden nutuklar atarız.

Ama o eşit olan insanlar ölünce bir anda bir kısmı “daha eşit” bir konuma gelir. Bu “daha eşit” insanların o konuma gelmesini de o insanların dili, dini, ırkı veya rengi belirler. Örneğin, yukarıda bahsettiğim haberi ele alalım: Resmen, Nazi kamplarında katledilen milyonlarca insanın yanında 1000 tane “farklı bir dinden/ırktan” insandan bahsediliyor. Ya da şöyle söyleyelim: Nazi kamplarında katledilen 1000 Türk`le birlikte katledilen “farklı bir dine/ırka ait” milyonlarca insandan bahsedilmiyor.

Zaman zaman bunun farklı örneklerini de görüyoruz; örneğin, Hac yollarında çıkan kargaşada 1000 insan ölür, ancak biz orada ölen 12 tane Türk`ten bahsederiz. Oradakilerin hepsi “din kardeşimizdir”; ama orada ölen 12 kişi “daha bir din kardeşimizdir”.

Bütün bunları yazarken, sözü -yavaş yavaş acele ederek- bir soruya getirmeye çalışıyorum: Sizce, kendi ırkınızdan 10 insanın hayatı mı daha değerli; yoksa diğer ırktan 11 insanınki mi?

Aslında, 10 tane yetim mi; yoksa 11 tane mi? 10 tane dul mu; yoksa 11 tane mi? Ya da 10 tane evlat acısı mı; yoksa 11 tane mi? Sadece bunlara cevap vermemiz gerekiyor, yoksa ırkmış, dilmiş, dinmiş hepsi fasa fiso…

February 21, 2006

Yeni Seminer-cg Üyeleri

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 3:37 am

Bugün, LKD Seminer Çalışma Grubu`na Oğuz (Yarımtepe) ve Pınar (Yanardağ) da katıldı. Katılım tarihlerini düşünerek “bir sonraki nesil” olarak adlandırdığımız bu iki yeni penguenin aramıza katılması çalışma grubunun sürekliliği için çok büyük önem taşıyor. Ne iyi ettiler de geldiler.

Ayrıca bir süre önce -kendisinden haber alamadığımızdan- çalışma grubundan çıkartmayı kararlaştırdığımız Gökçen (Eraslan) de bizimle tekrar bağlantı kurdu ve katkı vermek istediğini belirtti, hayır demedik tabii.

Son katılımlarla birlikte 8 kişi olduk. Hey.

Ücretsiz samba dersleri

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 3:19 am

Dünkü serbest dalış antremanında hayatımın ilk samba`sını yaşadım. Samba, bilinç kaybından bir önceki aşamaya verilen isim ve kas kontrolü kaybı anlamına geliyor. Bu sırada yapılan kontrolsüz hareketler (titreme, denge kaybı vs.) samba figürlerine benzediği için de bu adı almış. Yani sadece nefes tutarak bir kaç samba figürü öğrenme şansınız var, ücretsiz!

Daha önce de buna benzer bir şey yaşamıştım. Ancak onda -başkaları tarafından da anlatılan- “ortalığın grileşmesi” bende de olduğundan; sınırlarımı bu şekilde öğrenmiştim. Bu nedenle Pazar günkü denememde de bu seviyeye kadar zorladım ancak vücudum; bu sefer ortalığı grileştirmekten ziyade doğrudan samba yapmayı tercih etti. Son metrelerde görmede ya da dengede bir kayıp olmamasına rağmen sadece bilinç kaybının yakın olduğunu hissettim ve çıktım. Neyse ki kulvarlara tutunup nefeslenmeyi başaracak kadar dayanabildim ve bilinç kaybı yaşamadım.

Özellikle bilinç kaybı yaşamadan -ve üstelik öncekinden farklı bir belirtiyle- bu aşamaya kadar gelmiş olmam sevindirici, zira bu gibi sporlarda bu kadarlık zorlamaların kişisel sınırları keşfetmeyi sağladığına ve gerekli olduğuna inanıyorum. Yani, asıl amaç sınırları keşfetmek ve daha sonra kendi sınırlarını ilerletmeye çalışmak: kendinle yarışmak. Bunu yapmadan yarışırsanız başkası ile yarışmayı seçmiş oluyorsunuz ve bunun çok daha tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Örneğin, bu samba`yı 60 metre civarında yaşadığımdan artık hedefim “kendimin” başarısız 60 m. denemem, yani bir başkasının 55`i ya da 65`i değil. Bu nedenle bir sonraki denemelerim çok daha güvenli olacak.

Samba sırasında hissettiklerime gelince… Çok bilinen belirtilerden biri olan titremeyi fazlasıyla hissettim. Sudan çıktıktan ilk nefesi alana kadar oldukça titredim ve denge kurmakta zorlandım. Yine beni gören bir arkadaşımın anlattığına göre sudan çıktığımda dudaklarım simsiyahmış. Diğer bir etkisi ise sudan çıktıktan sonra bazı isimleri kolayca hatırlayamamdı ancak 10 dakika kadar filan sürdü.

Ayrıca, ilginç bir davranış sergiledim ve sudan çıktıktan sonra hemen nefes almaya çalışmak yerine dengemi sağlamak istedim. Halbuki öncelikli olan nefes almak olmalı ama bunu durumu farkeden arkadaşlarımın uyarısına kadar yapmadım. İlk düşündüğüm şey, arkadaşlarımın telaşlandıklarını gördüğümden sakinleşmeleri için iyi olduğumu göstermek oldu ve bu yüzden nefes almayı söylenene kadar düşün(e)medim. Tabii bunlar deneyimle aşılabilecek şeyler, bir sonrakinde nasıl davranmam gerektiğini artık daha iyi biliyorum.

February 15, 2006

Mono vs. Crawl

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 1:42 pm

Dün, uzun zamandır öğrenmek istediğim ancak fırsat bulamadığım bir şeyi öğrendim: Mono palet vuruşu. Şüphesiz %100 doğru yapmıyorum, ancak bir antreman boyunca mono vuruş çalışmak çok iyi oldu. Bundan önce en çok çalışma fırsatı bulduğum yer Ocak ayındaki Kaş kampı idi. Ancak orada da dibe giderken alışık olmadığım bir vuruş şeklinden dolayı buddy’im ile göz temasına ve ip takibine konsantre olamadığımı farketmiş ve sadece yüzeye çıkarken kullanmıştım. Ne zamandır ertelediğim şey geçen antremanın asıl konusuymuş meğer.

Crawl -yani iki paletin ayrı ayrı hareket ettiği, bildiğimiz palet vuruş tekniği- ile karşılaştırmasına gelecek olursam; öncelikle mono vuruşun çok daha doğal olduğunu düşünüyorum. Diz kırmayıp, tam olarak bel ile palet vurabildiğim zamanlarda suyun içinde süzüldüğümü ve crawl ile aynı çabayı harcayarak daha hızlı gittiğimi hissettim.

İşin en güzel tarafı da nefes: Crawl ile 25 metrede başlayan gırtlak kasılmalarım (vücudun nefessizlik karşısında verdiği bir tepki) mono ile hiç olmadı. Dünkü antremanda en fazla 25 metre yaptığımızdan; bunun tam olarak nerede başladığını öğrenemedim ancak Pazar günkü maksimumlarda bunu rahat rahat öğreneceğim.

Ben havuzda dizimi yere vurmayı, dünkü antremandan sonra gelip yerleşen bel ağrısı da beni bırakırsa mesafemi oldukça artırabileceğimi hissediyorum.

February 14, 2006

Ömer Hayyam’dan…

Filed under: Lirik — Baris @ 8:11 pm

Orucumu yiyorsam ramazanda
Mübarek aydan habersizim sanma:
Çileden gece oluyor da gündüzüm
Sahura kalkıyorum gün ortasında.

February 13, 2006

Sınırlar gerçekten var mı yoksa onları biz mi yaratıyoruz?

Filed under: Bence — Baris @ 3:24 am

Bugün fiziksel olarak dayanma eşik değerimi bir adım yükselttiğimi hissettim.

Haftasonu Işık Dağı`ndaydım; Zirve Dağcılık ve Doğa Sporları Klübü ile beraber. Sabahtan, zirve yolunda, yer yer belimizi geçen karda iz açarak yürüdük. Bu yürüyüşte en öndeki yoruldukça en arkaya geçip dinlendiriliyor ve en arkaya geçmeden önce gerçekten tükenmiş olduğunuzu hissediyorsunuz. Çünkü yirmi metre için bir dakika uğraşmak inanılmaz yorucu ve yıpratıcı bir şey. O kadar çabaya rağmen 10 metre ilerlediğinizi görmek o karda 10 metre yürümekten daha çok yoruyor. Son anlarda artık bacaklarınız çekmiyor, bırakıyorsunuz, bekliyorsunuz; bir sıra insan sizi geçiyor ve geçip en arkada yerinizi alıyorsunuz.

Ancak, en arkaya geçtiğiniz anda, biraz önce çekmeyen bacaklarınızla ezilmiş kar üzerinde koşabilecek duruma geliyorsunuz. Lider -yani iz açarak- giderken de aslında bu böyle; yani sizi yoran şey aslında kar değil, ne düşündüğünüz: Yorulduğunuzu düşünürseniz yoruluyorsunuz, “ne işim var burada?” dediğiniz zaman yoruluyorsunuz, “bu kadar uğraştım bu kadar mı ilerlemişim?” dediğiniz zaman da yoruluyorsunuz. Tam tükendiğinizi hissettiğiniz anda 10 metre daha yürüyüp bırakacağınızı düşünürseniz ise o 10 metre rahatlıkla geçiyor. Hele ki çevreye bir göz atıp o karlı ağaçlar ve dağların olduğu kartpostallar gibi duran manzarayı içinize çekerseniz belinize gelen kar bir anda alçalıyor sanki.

Üç-dört saatlik bir yürüyüşten sonra kamp yerine döndük ve yarım saatlik bir yemek molası verdikten sonra kampı toplayıp dönüş yürüyüşüne başladık. Bu da bir saat kadar sürdükten sonra bizi bırakan aracın bizi Yukarı Çanlı Köyü`nden alacağını ve oraya kadar da yürümemiz gerektiğini öğrendik. Yine bir yorgunluk ve kendini araca atma düşüncesi ancak yine bir iki saat yürümek zorunda olduğunu anlamak. Yaklaşık 2 saat yürüyoruz ve araca ulaşıyoruz. Çantaları araca yükledikten sonra hemen köy girişindeki bir kahvede bardak bardak çay içiyoruz ve çapı 30 santime yakın olan simitlerden yiyoruz.

Dönüş yolu, bir kaç kere kendimden geçtim ve beş-on dakikalık kısa uykulara daldım. Bol bol yatağımı, gidip üzerimdeki herşeyi bir kenara attıktan sonra yastığa kafayı vurup yatmayı düşündüm. Ama, Ankara`ya geldikten sonra -bu hafta itibariyle yarışma hazırlıkları için ek olarak Pazar günleri de katılacağım- serbest dalış antremanı aklıma geliyor. Aslında aklımdan çıkmıyor, ancak o durumdayken sudan çok yastığımı düşünüyorum.

Bırakamadım, çantamı açıp ıslakları ve kirlileri ayırdıktan sonra bir duş aldım ve düştüm yine yollara. İlk bir kaç denemede 45 metrede bile başarısız sonuçlardan ve bitkin olarak sudan çıkışlardan sonra son yaptığımız maksimum öncesi antremanın başından beri (yoksa günün başından beri mi?) ilk defa derin nefes almayı başardım ve ~58 metre yaptım. Bu denemeden sonra normalden uzun süre nefeslenmem gerektiğini hissettim ve yaklaşık 6-7 dakika kıyıda oturdum. Yine bir yorgunluk ve ardından dinlenmişlik hissi…

Son olarak, alışkanlığı ve düzeni bozmamak için havuzdan eve kadar orta tempoda bir yürüyüş yaptım.

Eve dönüş yürüyüşünde gün içinde yaptıklarımı düşündüm. Bunlardan keyif aldığım için hiçbirinden vazgeçememiştim. Yani gün boyunca “buraya kadar” diyebileceğim bir çok yer vardı (ve bunu diyebileceğim zamanlarda da kendimi gerçekten bitkin hissediyordum). Zirve denemesine baştan girişmeyip kamp yerinde kalmak ve hatta 1-2 saat uyuklamak, Yukarı Çanlı`ya dönüşte otostop çekmek, antremanı ekmek ve güzel bir uyku çekmek, antreman dönüşünde yürümek yerine yine otostop çekmek… Sonra daha önceki günlerde “yoruldum” dediğim şeyleri düşündüm; Teknokent`ten eve 50 dakikalık tempolu bir yürüyüş, Karanfil taraflarında 1-2 saat sohbet ederek yürüyüş, vb. Şimdi bunları bugünle karşılaştırıyorum da; acaba Teknokent`ten yine eve yürüsem kendimi yorgun hisseder miyim? Belki en az önceki sefer kadar yorulurum ancak “yoruldum” der miyim? (Burada kondisyon akla gelebilir; ancak tek bir haftasonu etkinliğinden ne kadar kondisyon tutturabileceğinizi de düşünmelisiniz)

İşte başlıkta anlatmak istediğim şey de tam olarak bu! Yani, bizi yoran, üzen, yıpratan ve hatta öldüren bir çok şey aslında çevremizdeki insanları yorduğu, üzdüğü, yıprattığı ve öldürdüğü için biz böyle olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bir çok insan sınırlarını zorlamak istemiyor ya da bundan zevk almıyor. Çünkü bu doğrudan risk almak anlamına geliyor ve bu risk alınmıyor çünkü bizim çevremizde risk almakla deli cesareti hep karıştırılıyor. Sonuçta, kendimize küçük ve güvenli sanılan bir akvaryum oluşturup onun içine hapsoluyoruz.

1953`te, Everest`e tırmanan Edmund Hillary ve Tenzing Norgay veya 1911`de Güney Kutbu`nu keşfe giden Roald Amundsen daha önce gerçekleştirilmemiş şeyleri gerçekleştirmeye çalışarak; 100 metre rekoru için çalışan atletler de daha önce gerçekleştirilmiş bir şeyi geliştirmeye çalışarak aslında hep aynı şey için uğraşıyorlar/uğraştılar: çıtayı yükseltmek, sınırları zorlamak. Siz, bu saydıklarım gibi bir projeniz olduğunu farzedin ve çevrenizdekilere bunu açıklayın; kaç kişi sizi destekler? İşte bir önceki paragrafta yazdıklarımı sınamak için küçük bir deney.

Bu şeyler aslında sadece o riski almayan insanlar için imkansız, almaya dünden razı olanlar için ise kendileri ya da kendileri gibi başka insanlar tarafından er geç gerçekleştirileceği bilinen hayaller. Çünkü o insanlar akvaryumda kendini boğulacak gibi hissetmiş, hergün aynı yemi yemekten çoktan bıkmış ve bir şekilde yolunu bulup denize atlamayı başarmış insanlar…

February 11, 2006

Gözyaşlarımızın tadı aynı

Filed under: Lirik — Baris @ 2:51 am

Zaten biliyor ya da her gün dinliyor olabilirsiniz; yine de tekrar okuyun:

Şebnem Ferah`tan, Gözyaşlarımızın Tadı Aynı:

gördüğüm rüyanın etkisinden olsa gerek
garip bir hisle uyandım bu sabah
ya bugün o günse, hayatın son günüyse
içimi korku sardı bu sabah

sevdiğim şeyleri düşündüm sevdiğim insanları
gördüğüm ve görmediğim yerleri
son kez uyandıysam, yapamadığım şeyler varsa
içimi korku sardı bu sabah

ya çok yalnızsam
ya da bomboşsam
zaten bıkmışsam
zamanı harcamışsam

sen, ben, o herkes aynı hikayede
başı ve sonu aynı gerisi farklı
bir yerden tutunduysak hayata
boşa geçirmemeli, bırakmamalı

derdimiz, yaramız acılarımız farklı olabilir
gözyaşlarımızın tadı aynı
değişik, çok başka gibi gözüken yaşamlar varsa da
pişmanlık herkes için acı olmalı

ya çok cahilsem
hiç sevmemişsem
cesur olmamışsam
zamanı harcamışsam

sen, ben, o herkes aynı hikayede
başı ve sonu aynı gerisi farklı
bir yerden tutunduysak hayata
boşa geçirmemeli, bırakmamalı

February 10, 2006

Mezun oldum biralar benden hey

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 1:47 pm

Sonunda mezun oldum. Dün girdiğim sınavda pek te elle tutulur gözle görülür bir not alamasam da; hocanın da ittirmesiyle DC aldım ve bittii.

Bunun şerefine yeni bir kampanya başlatıyorum. “Mezun oldum biralar benden hey” adı verilen kampanyada bu yazıyı okuyan herkese bira ısmarlayacağım. Kampanya katılım koşullarını aşağıda bulabilirsiniz. Haydi afiyet olsun.

Kampanya Katılım Koşulları
1) Biraların, beraberce ve muhabbetle içilmesi şarttır. Bir gece kapımı çalıp “Abi okuldan arkadaşlar geldi; senin yazıyı da okumuşlar. Hadi bakkaldan 4 bira kap gel de kaçayım” derseniz olmaz; ben de atlar gelirim.
2) Benim bütçenin de bir sınırı olduğundan pahalı mekanlarda bu yazı gündeme gelirse hatırlamamazlıktan gelebilirim ve ne kadar zorlasanız da hatırlamam.
3) Bira ısmarlanacak kişi sayısı aynı anda 4`ü geçemez.
4) Bu yazıyı birden fazla kez okuyarak birden fazla bira istenemez, ayıptır.
5) Bira yerine eşdeğerde başka bir içki seçebilirsiniz. Ama bir bira fiyatına iki tane vişne-soda alındığı ve böyle bir şey içmek istediğiniz gibi bir teklifle gelmeyin, olmaz.
6) Kampanya`ya katılan herkes bu koşulları kabul etmiş sayılır.

February 8, 2006

E hadi ama

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 2:01 am

Pazartesi dediler, Salı`ya ertelendi. Salı oldu, Perşembe`ye ertelendi. Ertelenmesi artık çalışmak için fırsat vermesinden ziyade stres yaratmaya başladı ve stresten hiç hoşlanmıyorum. Şu sınav geçse de kurtulsam…

February 4, 2006

Ömer Hayyam’dan…

Filed under: Lirik — Baris @ 11:22 pm
Sevgiyle yuğrulmamışsa yüreğin
Tekkede, manastırda eremezsin.
Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada
Cennetin, cehennemin üstündesin.

Mezun mu Oluyorum Ne?

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 2:11 am

Bu dönem aldığım CENG 353 kod adlı Information Systems Analysis and Design dersini BA ile geri verdim.

Son kalan engel İşletme ve sınavına önümüzdeki Salı gireceğim. Yani, şu anda Bilgisayar Mühendisliği diplomam Mühendislik/Mimarlık Fakültesi`ne değil de İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi`ne bağlı… Böyle abuk sabuk hareketler yapınca MMF ve İİBF`nin sekreterleri tarafından da tanınır oldum. Daha adımı söylerken soyadımı tamamlıyorlar artık. İyi anlaşıyoruz, mutluyuz.

February 2, 2006

It Can’t Rain All the Time

Filed under: Lirik — Baris @ 4:30 am

Jane Siberry`nin seslendirdiği The Crow`un film müziğinden…


It won’t rain all the time
The sky won’t fall forever
And though the night seems long
Your tears won’t fall forever

İlk dersin ardından

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 3:38 am

Bugün akşam Zirve Dağcılık Kulübü`nün düzenlediği Kaya Tırmanışı Eğitimi`nin ilk dersindeydim.

Demirtepe`deki Kastamonu Federasyonlar Birliği`nde düzenlenen derste; zorluk derecelendirmeleri, temel tırmanış malzemeleri ve bunların nerelerde kullanıldığı gibi konular anlatıldı. Aylardır okuduğum kitaplarda geçen malzemeleri ve özellikle neye benzediğini bir türlü öğrenemediğim perlon`u öğrenmek oldukça hoşuma gitti. Eğitim boyunca on beş günde bir pratik eğitimler yapılacakmış ve bunların bazıları yapay kaya duvarlarında olmakla beraber bazıları için de Aladağlar`a gidilecekmiş. Yine gezmek için bir sebep buldum.

Topluluk hakkındaki ilk izlenimlerime gelince; daha önce bir çok dernek ortamı ve gönüllü topluluğu gördüm ve bu insanlar da daha öncekilerden farklı değil. Zirve Dağcılık Kulübü de ortak bir hobi ya da amaç etrafında toplanmış, kendi olanaklarıyla bir şeyler ortaya çıkarmaya çalışan ve bunlar için işlerine, eşlerine ayıracakları zamandan fedakarlık eden bir avuç cici insandan oluşuyor.

Bu Cumartesi de benim gibi yeni başlayan çaylaklar için Elmadağ`da kazma-krampon eğitim yapılacakmış; e katılmamak olmaz tabii.

Kakara kikiri

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 3:22 am

Artık bu deyimi daha rahat söyleyebiliyorum. Sonunda, iki aydır beklediğim şey oldu ve damağımdaki “çelik konstrüksiyon” çıktı. Beş ay sonra bile hala daha çenenin tekrar daralma ihtimali olduğundan damağıma yine bir tel takılacak ama bu sefer damağıma çok yakın olacağından yemekte ya da konuşmada sorun yaratmayacak(mış).

Tedavi kapsamında, yarın, iki adet sapasağlam dişimi Gazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi`nde bırakacağım. Herhalde Cuma günü de diğer ikisi çekilecek ve ancak ondan sonra asıl düzeltme işleri başlayacak. Şu an çenede yer olmamasından dolayı iki aydır takılı olan teller pek de bir işlev görmemiş dedi doktor amca…

Belki tedavinin sonucu beklediğimden iyi olacak ama; dört tane sağlam dişi çektirmek fikri hiç te hoşuma gitmiyor.

February 1, 2006

İnsanoğlunun doyumsuzluğu

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 2:12 am
(23:03:04) 75139462: abi acil alkol lazım sana
(23:03:17) 75139462: böyle zamanlara tek shotlık vodka bulundur ;-)
(23:03:19) *******: viski var
(23:03:26) *******: idare ediyorum :
(23:03:29) 75139462: e tamam işte
(23:03:37) 75139462: yuh idare etme bir de :-)
(23:03:43) *******: eheheh
(23:03:55) *******: Aslında yeni rakı ve finlandiya votkası da var
(23:04:07) *******: Enişteden birşeyler isteme zamanı gelmiş
(23:04:10) 75139462: allah baba artırsın
(23:04:10) *******: içki kalmamış
(23:04:18) 75139462: abi bu bloglanır ya
(23:04:22) 75139462: “içki kalmamış”
(23:04:45) *******: Aaaa abi bir de smirnoff ice var
Tr’de yok o içki:)
(23:04:48) *******: Valla kalmamış
(23:04:58) *******: Bu ne ki…

Hayatı Kolaylaştıran İpuçları / Karda bira soğutmak

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 12:25 am

Malzemeler:
* Zemin katta bir ev
* Karlı hava
* Bir adet uzun ip (hoparlör kablosu da olur)
* Bir adet naylon poşet
* İçilecek ve poşete sığacak kadar bira (Efes)

Malzemelerimizi temin ettikten sonra soğutma işlemine başlayabiliriz. Önce biralarımızı naylon poşetimize dolduruyoruz. Daha sonra ağzını bağlayıp ucuna da ip geçirdikten sonra pencereden karların üzerine bırakıyoruz. Hava sıcaklığına göre 15-20 dakika kadar kar üzerinde kalan biralarınızı ara sıra çevirirseniz her tarafı eşit soğuklukta olacaktır. Daha sonra ip yardımıyla çektiğimiz naylon poşetten çıkan buz gibi Efes`leri yerine göre beyaz leblebi, yerine göre de soslu leblebi ile servis yapıyoruz.

Muhabbetle!

Powered by WordPress