Bugün fiziksel olarak dayanma eşik değerimi bir adım yükselttiğimi hissettim.
Haftasonu Işık Dağı`ndaydım; Zirve Dağcılık ve Doğa Sporları Klübü ile beraber. Sabahtan, zirve yolunda, yer yer belimizi geçen karda iz açarak yürüdük. Bu yürüyüşte en öndeki yoruldukça en arkaya geçip dinlendiriliyor ve en arkaya geçmeden önce gerçekten tükenmiş olduğunuzu hissediyorsunuz. Çünkü yirmi metre için bir dakika uğraşmak inanılmaz yorucu ve yıpratıcı bir şey. O kadar çabaya rağmen 10 metre ilerlediğinizi görmek o karda 10 metre yürümekten daha çok yoruyor. Son anlarda artık bacaklarınız çekmiyor, bırakıyorsunuz, bekliyorsunuz; bir sıra insan sizi geçiyor ve geçip en arkada yerinizi alıyorsunuz.
Ancak, en arkaya geçtiğiniz anda, biraz önce çekmeyen bacaklarınızla ezilmiş kar üzerinde koşabilecek duruma geliyorsunuz. Lider -yani iz açarak- giderken de aslında bu böyle; yani sizi yoran şey aslında kar değil, ne düşündüğünüz: Yorulduğunuzu düşünürseniz yoruluyorsunuz, “ne işim var burada?” dediğiniz zaman yoruluyorsunuz, “bu kadar uğraştım bu kadar mı ilerlemişim?” dediğiniz zaman da yoruluyorsunuz. Tam tükendiğinizi hissettiğiniz anda 10 metre daha yürüyüp bırakacağınızı düşünürseniz ise o 10 metre rahatlıkla geçiyor. Hele ki çevreye bir göz atıp o karlı ağaçlar ve dağların olduğu kartpostallar gibi duran manzarayı içinize çekerseniz belinize gelen kar bir anda alçalıyor sanki.
Üç-dört saatlik bir yürüyüşten sonra kamp yerine döndük ve yarım saatlik bir yemek molası verdikten sonra kampı toplayıp dönüş yürüyüşüne başladık. Bu da bir saat kadar sürdükten sonra bizi bırakan aracın bizi Yukarı Çanlı Köyü`nden alacağını ve oraya kadar da yürümemiz gerektiğini öğrendik. Yine bir yorgunluk ve kendini araca atma düşüncesi ancak yine bir iki saat yürümek zorunda olduğunu anlamak. Yaklaşık 2 saat yürüyoruz ve araca ulaşıyoruz. Çantaları araca yükledikten sonra hemen köy girişindeki bir kahvede bardak bardak çay içiyoruz ve çapı 30 santime yakın olan simitlerden yiyoruz.
Dönüş yolu, bir kaç kere kendimden geçtim ve beş-on dakikalık kısa uykulara daldım. Bol bol yatağımı, gidip üzerimdeki herşeyi bir kenara attıktan sonra yastığa kafayı vurup yatmayı düşündüm. Ama, Ankara`ya geldikten sonra -bu hafta itibariyle yarışma hazırlıkları için ek olarak Pazar günleri de katılacağım- serbest dalış antremanı aklıma geliyor. Aslında aklımdan çıkmıyor, ancak o durumdayken sudan çok yastığımı düşünüyorum.
Bırakamadım, çantamı açıp ıslakları ve kirlileri ayırdıktan sonra bir duş aldım ve düştüm yine yollara. İlk bir kaç denemede 45 metrede bile başarısız sonuçlardan ve bitkin olarak sudan çıkışlardan sonra son yaptığımız maksimum öncesi antremanın başından beri (yoksa günün başından beri mi?) ilk defa derin nefes almayı başardım ve ~58 metre yaptım. Bu denemeden sonra normalden uzun süre nefeslenmem gerektiğini hissettim ve yaklaşık 6-7 dakika kıyıda oturdum. Yine bir yorgunluk ve ardından dinlenmişlik hissi…
Son olarak, alışkanlığı ve düzeni bozmamak için havuzdan eve kadar orta tempoda bir yürüyüş yaptım.
Eve dönüş yürüyüşünde gün içinde yaptıklarımı düşündüm. Bunlardan keyif aldığım için hiçbirinden vazgeçememiştim. Yani gün boyunca “buraya kadar” diyebileceğim bir çok yer vardı (ve bunu diyebileceğim zamanlarda da kendimi gerçekten bitkin hissediyordum). Zirve denemesine baştan girişmeyip kamp yerinde kalmak ve hatta 1-2 saat uyuklamak, Yukarı Çanlı`ya dönüşte otostop çekmek, antremanı ekmek ve güzel bir uyku çekmek, antreman dönüşünde yürümek yerine yine otostop çekmek… Sonra daha önceki günlerde “yoruldum” dediğim şeyleri düşündüm; Teknokent`ten eve 50 dakikalık tempolu bir yürüyüş, Karanfil taraflarında 1-2 saat sohbet ederek yürüyüş, vb. Şimdi bunları bugünle karşılaştırıyorum da; acaba Teknokent`ten yine eve yürüsem kendimi yorgun hisseder miyim? Belki en az önceki sefer kadar yorulurum ancak “yoruldum” der miyim? (Burada kondisyon akla gelebilir; ancak tek bir haftasonu etkinliğinden ne kadar kondisyon tutturabileceğinizi de düşünmelisiniz)
İşte başlıkta anlatmak istediğim şey de tam olarak bu! Yani, bizi yoran, üzen, yıpratan ve hatta öldüren bir çok şey aslında çevremizdeki insanları yorduğu, üzdüğü, yıprattığı ve öldürdüğü için biz böyle olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bir çok insan sınırlarını zorlamak istemiyor ya da bundan zevk almıyor. Çünkü bu doğrudan risk almak anlamına geliyor ve bu risk alınmıyor çünkü bizim çevremizde risk almakla deli cesareti hep karıştırılıyor. Sonuçta, kendimize küçük ve güvenli sanılan bir akvaryum oluşturup onun içine hapsoluyoruz.
1953`te, Everest`e tırmanan Edmund Hillary ve Tenzing Norgay veya 1911`de Güney Kutbu`nu keşfe giden Roald Amundsen daha önce gerçekleştirilmemiş şeyleri gerçekleştirmeye çalışarak; 100 metre rekoru için çalışan atletler de daha önce gerçekleştirilmiş bir şeyi geliştirmeye çalışarak aslında hep aynı şey için uğraşıyorlar/uğraştılar: çıtayı yükseltmek, sınırları zorlamak. Siz, bu saydıklarım gibi bir projeniz olduğunu farzedin ve çevrenizdekilere bunu açıklayın; kaç kişi sizi destekler? İşte bir önceki paragrafta yazdıklarımı sınamak için küçük bir deney.
Bu şeyler aslında sadece o riski almayan insanlar için imkansız, almaya dünden razı olanlar için ise kendileri ya da kendileri gibi başka insanlar tarafından er geç gerçekleştirileceği bilinen hayaller. Çünkü o insanlar akvaryumda kendini boğulacak gibi hissetmiş, hergün aynı yemi yemekten çoktan bıkmış ve bir şekilde yolunu bulup denize atlamayı başarmış insanlar…