Yarın kaya tırmanışı eğitimine başlıyorum :-) O kadar kitap okuyup kendimi havaya sokarsam olacağı buydu. Son olarak, Olympos`ta gördüğüm tırmanışçılara özenince olanlar oldu ve bir aydır haberleşme grubunu ve etkinliklerini takip ettiğim Zirve Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü`nün eğitimlerine katılmaya karar verdim. Aslında 2 ay öncesinden başlayarak DKSK`ya katılmayı planlıyordum ancak Elmadağ Yürüyüşü`nü kaçırdıktan sonra katılma şansım olmadığı için bu arada da bir şeyler yapmak istedim. Duramadım, evet kurtluyum.
Yarın 19`da ilk ders başlayacak ve ilk kısım 3 hafta sürecek. Daha sonra ise; 2 haftalık “İleri Kaya Tırmanışı” eğitiminden sonra bir hafta arayla genel tekrar ve sınavı yapılacak.
Kanlı, canlı ve heyecanlıyım; ayrıntılar ilerleyen günlerde efenim…
Yaklaşık bir haftadır erken kalkmak için neredeyse kendimle savaşıyorum. Çalışmamanın ve okul yükünün de kuştüyü kadar olmasının verdiği rahatlıkla erken kalkmanın gerekmediğini düşünebilirsiniz. Ama bence günde 6 saatten fazla uyumak inanılmaz bir vakit kaybı… Yorgun olduğumda ben de 8 saat uyumaya çalışıyorum ancak bu bir hafta boyunca gece 12`de yatıp sabah 11`de kalkmak ve günün yarısının en başından kaybedildiği görmek oldukça moral bozucu oldu. Özellikle de sabah kalkıp yaparım dediğim işlerim olduğunda…
Bu geç kalkma alışkanlığı bir hafta sürünce dün `kendime’ sinsi bir plan hazırladım (hehe). Sabah kalktığımda saati kapatır kapatmaz tekrar yatağa koşmamın nedeninin dışarıda -14`e varan hava sıcaklığı (soğukluğu?) olduğuna karar verdim ve geceden, sabahları giydiğim hırkamı kalöriferin üzerine koyup saati 7`ye kurduktan sonra yine o civarda bir yere koydum ve yattım. Voila! Sabah kalktığımda gözüm kalörifere takıldı ve hırkamı gördüm. Hemen sıcacık hırkayı giyip rutin ısınma hareketlerimi de yaptıktan sonra ne yatağa dönmek istedim ne de başka bir şey.
Yalnız bu numarayı yarın sabah yer miyim bilmiyorum.
Bugün itibariyle LKD Seminer Çalışma Grubu başkanı oldum. Eskiden yaptığım konuşmacı ve salon ayarlama yazışmalarına ek olarak YK ile ilişkileri yürüteceğim.
Şimdi “E hani bırakmıştın bu işleri?” diyeceksiniz, cevap veremeyeceğim. Ama, herşeye rağmen, artık biraz daha fazla zaman ayırmam ve özveri göstermem gerekiyor. Sonuçta LKD, 700 civarı üyesi, 1000 tane gönüllü formu dolduran heveslisi ama 20 tane aktif gönüllüsü olan bir dernek ve birilerinin bir şeyler yapması gerekiyor. Özellikle son günlerde dernek listesinde dönen e-postalardan sonra elini taşın altına sokmayacak adam az olur (diye ümit ediyorum).
Hadi bakalım.
İlki çok beğenildi ve devamı çekildi.
Bugün son final sınavım vardı. Yine ilk filmde olduğu gibi fazla çalışmadan girdim ve Yazılım Mühendisliği dersinde edindiğim bilgimi kullanarak “yırttım”. Fazla çalışmadım derken de yanlış anlaşılmasın; son gün sabahlaması yapıldı yine geleneksel olarak. Sabah 6`ya kadar çalışıldı, çay içildi (uykusuzluktan şeker konmadan karıştırıldı ya da şeker kondu ve karıştırılmadı), kurabiye yendi, bal yendi (zihni açar) ve saat 7`de 2 saat sonrasına saat kurarak “rahat uyumayayım ki rahat uyanayım” diyerek ortasından tek deve hörgücü gibi çıkan ve sırta batan bir tahta bulunan ikili kanepede sızıldı.
E bu kadar çalışmadan sonra sınavın iyi geçmesini bekliyor tabi insan. Çünkü ertesi sabah (!) o kadar yorgun oluyorsunuz ki sanki tüm enerjinizi bu derse vermiş ve elinizden geleni yapmış gibi hissediyorsunuz. Neyse ki iyi de geçti de yüzüm kara çıkmadı. Geçmiş olsun.
Küçük ödüle gelince… Son bir kaç haftadır alışkanlık edindiğim üzere yemeden tadı çıkarılmış bir yemek yaptım. Yemeden tadını ise şu şekilde çıkarıyorsunuz: Önce güzel bir müzik açıyorsunuz. Bugünkü tercihim sakin bir sesten yana oldu: Frank Sinatra`nın Platinum Collection albümü. Sonra bir kadeh şarap -ya da ne içmekten hoşlanıyorsanız- koyuyorsunuz ve yanında atıştıracak bir şeyler hazırlıyorsunuz. Yadigar`ın kırmızısı -ki zaten beyazı daha üretilmedi- hoşuma gidiyor, tercihim oydu. Sonra da çok çok kısık ateşte (amaç yemek yapma süresiyle beraber yemeğin lezzetini artırmak) soğanlar, biberler derken hem yemek malzemelerini hazırlıyorsunuz hem de bir şeyler atıştırıyorsunuz. Bugünkü yemek sebzeli mantar sote (ya da 3 aşağısı veya 5 yukarısı) olduğundan tavaya farklı zamanlarda atılacak birsürü şey vardı ve keyfim yarım saate yakın sürdü. Ee o kadar çalışmaya bu kadar ödül olsun, heh.
Bu grubu bir hafta kadar önce keşfettim. Doğa sporlarıyla ilgili gruplarda geçen tartışma ve etkinlik planlarında sık sık alıntılar yapılmasından anladığım kadarıyla Cemal Hoca okunmadan yola çıkılmıyor.
Prof. Dr. A. Cemal Saydam`ın, eğlenelim & öğrenelim havasında yorumlarını yolladığı TurkiyeHavaRaporu adlı Yahoo! grubundan bahsediyorum.
Grubun anasayfasında da hava tahmini ile ilgili bir çok bağlantı ve çeşitli adreslerden alınan servisler var. Hepsi beraber gayet hoş bir hava tahmin kaynağı çıkarmış ortaya…
Örneğin bugünün yorumu şöyle:
Tüm gün sürecek olan bu raund ta soğuk havanın Karadenizden etkili poyraz fırtınası ile hızla ringe girmesi ve Karadeniz sahil kesiminde etkili dalgalar ile etrafı kasıp kavurması bekleniyor. Aman bu kavgada arada ezilmemek için sakın ola ki Karadeniz’e açılmayın derim, yoksa arada kalırsınız! Bu hucum karşısında şok yumruklar yiyen ılıman hava, hemen nakavt olmamak için, Antalya Samsun ekseninde uzayan çok etkili kar ve yağmur kalkanının arkasına sığınarak hızla doğuya çekilecek.
Bu sabah 7`de AŞTİ`deydim. Sen o kadar tişörtle gez, gözünü alan güneşe karşı gözlerini kıs, dalış yap, çadır kur; ondan sonra dön gel yine bu gri şehre.. Eve gelince de kar yağmaya başladı: “Hah dedim, biz de seni bekliyorduk”. Evvelsi gece Olympos sahilinde dalga sesleri arasında uyurken şimdi gıcırdayan yatağa kaldım. “Alışmak mı sevmek mi?” derler ya; yine alışmaya başlayacağım.
Not: Gezi notları şu an geleneksel kağıt üzerinde kayıtlı… Elektronik ortama geçirmek için bir sürü parmak darbesi gerektiğinden hepsini bir günde yapabileceğimi sanmıyorum. Zaman buldukça buraya aktaracağımdır efendim.
ATLAS dergisinin bir önceki editörü Mehmet Yaşin`den hoş bir yazı…
Gezmek ve Yazmak
Neymiş, herkes gezermiş ama herkes anlatamazmış.
Aynı şeye iki farklı insan bakarsa iki farklı şey görebilir. İki farklı insan aynı şeyi görse bile farklı şekilde anlatabilir. Bunun tamamen bir birikim meselesi olduğunu ve sahip olduğumuz çok ilgisiz görünen bir bilginin bile anlatımı bir yerde güçlendirebileceğini düşünüyorum. Örneğin, Cenap Şahabeddin`in Fatih-Harbiye tramvayının saat 5`ten sonraki durumu bilmesi; Viyana`da dünyaca ünlü bir pastane için yaptığı anlatımı güçlendirmiştir. Burada daha ilgisiz şeylerin de yararlı olabileceğini düşünüyorum; örneğin, nota bilgisi bile bir yerde farklı bir benzetme ya da betimleme yapmamızı sağlayabilir. Perdenin ne olduğunu bilmemiz; doğal bir ortamda farklı kuşların ötüşlerini anlatmamızı, sol anahtarının kıvrımları ise bir yılanın duruşunu anlatırken bize kolaylık sağlayabilir.
Ne kadar çok birikim o kadar güçlü anlatım dedik ama; bu anlatımın anlaşılabilirliği de ayrı bir yazı konusu olsun diyerek sessizce yere bırakalım bu yazıyı…
Eh. Bir kaç ay öncesine kadar çok daha derin nefes aldığımı hissediyorum ancak eskisi kadar konsantre olamıyorum.
5 Aralık 2006: 4:34:00
Kısa: Nefret ediyorum.
Uzun: Listemdeki bir kaç arkadaşımdan sürekli teknik sorular alıyorum. Artık bilgisayar başındayken teknik bir şeyle uğraşmadığımdan bazen bunlara çok canım sıkılıyor ve resmen içimden gelmeyerek yanıtlıyorum. Tabii bunlara bilgisayarı sadece bir araç olarak kullanan arkadaşlarım ve anneş-babiş dahil değil. Zira onlar için bilgisayar bana bir kimya formülünün uzak olduğu kadar uzak ve bu gibi şeyleri sormaları çok doğal. Benim asıl derdim, artık bu işi meslek edinmiş kişilerin benim harcayacağımın 5 dakika kadar azını/fazlasını harcayarak araştırmaya yönelmemeleri. Bunu bazen ben de yaptım/yapıyorum; çünkü bazen kilit bir aşamada yaptığınız işe tam olarak yoğunlaşmışken bir arama sayfası açmak bile size zaman kaybettirir, bunu bilirim; ama bir sınırı olduğunun da farkındayım.
Ama bu teknik soru/cevaptaki isteksizliğimin nedeni sadece can sıkıntısına değil daha güçlü başka bir nedene de dayanıyor.
Bana göre bu gibi soru cevaplar daha çok kişinin erişimi olan ortamlarda yanıtlanmalı. Bu arkadaşlarımı sık takıldığım forum ve listelere yönlendirip oraya sormaları konusunda ısrarcı olmama rağmen aynı ısrarı karşı taraf soru soracağı zaman görüyorum ve bu çok canımı sıkıyor. Zira bunun temelinde yatan şeyin bilinçsiz bir bencillik ve “ben 5 dakika erken cevap alacaksam forum yerine IM’den sorarım” düşüncesi olduğunu düşünüyorum. Bir çok kereler, onlara cevap vererek 1 dakika ayıracağıma o bir dakikayı foruma/listeye yazmaya ayıracağımı; bu sayede de hem herkese 1`er dakika ayırmamın gerekmeyeceğini hem de bilgiyi herkesin ulaşabileceği bir ortama aktarmış olacağımı anlatsam da pek anlaşılmadığım ortada… Of.
Kamptan sonra Antalya`ya kadar köyümüz köylümüz turumda takip edeceğim rota az çok şekillenmeye başladı. Ulaşımı otostopla sağlayacağımdan ve haritada bunlardan başka güzergah mümkün gözükmediğinden dolayı az çok yer ve tarih planı yapmak zorunda kaldım. Yine de fena olmadı.
1. Kısım: Kaş - Demre
Kaş - Belenli - Boğazcık - Kılıçlı - Çevreli - Kaleüçağız - Kapaklı - #1 - Demre
#1 Buradan sonra ya elimdeki haritada görünmeyen bir yoldan kıyı şeridini takip ederek ya da Davazlar ve Gürses üzerinden Demre`ye geçiyorum.
2. Kısım: Demre - Finike
Demre - Beymelek - Boldağ - Finike
Bu aradaki sahil şeridine çok aşina olduğumdan fazla gezi amaçlı zaman geçireceğimi sanmıyorum. Şimdilik sadece fotoğraf amaçlı duraksama planım var.
3. Kısım: Finike - Kumluca
Yine çok aşina olduğum ve 31 Ağustos 1997`de (aynı gün Prenses Diana ölmüştü) bisikletle katettiğim 18 km.`lik bir yol. Burayı da tek bir otostopla geçeceğimi ve fazla duraksamayacağımı umuyorum.
4. Kısım: Kumluca - Kemer
İşte yemeğin yanında getirilen tatlı, bir haftamın büyük bir kısmını buraya ayıracağım.
Kumluca - Hacıveliler ya da Beşikçi #2 - Beykonak - Mavikent - Yeşilköy - Çavuşköy - Çıralı - Ulupınar - Tekirova - Kuzdere - Kemer
#2 Haritada Hacıveliler`den Beykonak`a doğrudan geçiş yok, Beşikçi`ye uğramak zorunda kalabilirim.
Kemer - Antalya
Kemer - Göynük - Beldibi #3 - Antalya
Beldibi`nde Belbağı ve Beldibi Mağaralarına uğramayı düşünüyorum.
Geçen senenin son saatlerinde; yaklaşık 6 aydır görmediğim lise döneminden dostum Özgür`le beraberdik. Bu kadar uzun zamandan sonra ikimizde de ne çok değişiklikler olmuş meğer. Hayır hayır, frekansta bir farklılaşma yok, ya da aynı farklılaşma var. Her gerçek dost gibi seneler sonra görüştüğümüzde bile bir virgül atmış gibi muhabbete kaldığımız yerden devam edebiliyoruz. Ama söylediklerimiz, yaptıklarımız ve yapacaklarımızda gerçekten ciddi değişiklikler vardı. Anlaşılan, gittiğimiz yollar çok sağa sola sapsa da çok farklı yönlere kırılmamıştı.
Oysa ne çok arkadaşım var ki; bırakın seneleri bir kaç ay sonra görüştüğümüzde bile artık ortak bir şey kalmamış oluyor. Arkadaşlık tıpkı dişi-erkek fişler gibi karşılıklı olarak birbirine uyumlu olması gereken davranışları ve yapıları gerektiriyordu; ama ya ben değişiyordum, ya onlar ya da her ikimiz birden. İlk iki seçenekten sonra artık ortak nokta ihtimali yok. Muhabbetler yavaş yavaş rahatsız edici sessizliklere, onlar da karşılaşıldığında verilen zoraki (bu değil bu) selamlara dönüşüp kayboluyordu. Ancak, eğer üçüncü durumda değişiklikler arasında benzerlikler varsa ya da kolayca bulunabilecek bir dönüştürücü (diğerinin yaptıkları ve söylediklerine saygı) ile yine aynı elektrik akımını oluşturabiliyorduk. Acaba şu anda değil de ömrümüzün sonunda düşünsek kaybolup giden arkadaşlıkları, -şimdi yaptığımız gibi- oluruna bırakıp sessizce ölüme mi terkederdik yoksa pişman olup, ne olursa olsun sürdürmediğimize mi yanardık…