Yaşa ulan!

November 30, 2005

Statik apnea - 291105

Filed under: Apnea — Baris @ 2:28 am

Statik apnea rekorumu yine geliştirdim. Antremandan sonraki ilk denememde yaptığım 3:03:**’ten sonra geçen haftakini geçmek için tekrar denemeye karar verdim ve yaklaşık 3 dakikalık bir nefeslenmenin ardından –daha önce hiperventilasyonla yaptığım- 3:30:**’u nihayet geçtim:

29 Kasım 2005: 3:49:90

November 23, 2005

Statik apnea - 231105

Filed under: Apnea — Baris @ 2:55 am

Statik apnea rekorumu yaklaşık 15 saniye geliştirdim. Daha önce deneme amaçlı hiperventilasyon yaparak eriştiğim 03:30:**’a yakında düzenli nefes alarak erişmeyi umuyorum. Artık hiperventilasyon denemeye de niyetim yok.

23 Kasım 2005: 03:05:60

Bugünkü antreman sonunda yine mesafe denedim. Tam bir hafta önceki antremanda çok zorlanarak tamamladığım 50 metre bu sefer gayet rahat oldu. Ama karşıya vardıktan sonra geri dönmeye çekindim nedense… Sanıyorum dönerken yapacağım hareketlerle çok enerji harcayacağımı ve oksijenimin yetmeyeceğini düşündüm. Halbuki dönsem ve olduğum yerde yine yüzeye çıksam yine de bir başarı olurdu benim için…

Gezi Notları - Beypazarı

Filed under: Dönmesem başladığım yere..., Hayat Memat — Baris @ 2:23 am

Pazar günü kalktığımda saat 7.30 olmuştu. Beypazarı gezisi için buluşma saati ve yeri 8`de YKM önü olduğu için hemen atladım metroya ve bir kaç dakikalık gecikmeyle de olsa bizimkilerle buluştum. Geziye fotoğraf makineleri, tripodları ve diğer eşyaları ile yaklaşık 26 kişi gelmişti ve sadece bir midibüs ayarlandığından biraz sıkış-tepiş bir ortam vardı. Yine de en arka köşede bir yer bulup oturabildim.

Yaklaşık 1.5 saatlik bir yoldan sonra gri bir hava ve yağmur kokusu ile karşılanmış bir şekilde Beypazarı’ndaydık. Çarşıda Değirmencioğlu‘nun önüne parkettikten sonra sadece fotoğraf makinelerimizi alarak içeri girdik. Kahvaltı sofraları hazırlanmıştı ve gerçekten göz kamaştırıyordu. Fazlı Hoca’nın geziden önce “Sakın kalkınca karnınızı doyurmayın sabah mis gibi bir kahvaltı edeceğiz” demesi boşuna değilmiş tabii ki… 4 kişilik masalarda bir kaç çeşit tereyağı & peynir, vişne reçeli, söğüş domates & salatalık, Beypazarı Kurusu, Beypazarı Simidi ve sınırsız çay eşliğinde mis gibi bir kahvaltı yaptık. Daha önce çay tiryakiliğimi anlatmak için söylediğim “hiç bir çay yeterince sıcak ve yeterince çok değildir” özlü sözünü burada tekrar düşünmek zorunda kalmadım değil.. Beypazarı Kurusu’nun da daha önceden methini duyduğumdan sofraya oturur oturmaz en yakın o olabilecek şeye yapışıp o olup olmadığını sordum. Oydu.. Ancak anlattıkları kadar sertti ne yazık ki. Dişlerimdeki telden dolayı çaya batırıp yemek zorunda kaldım ama yine de tereyağı kokusu ve tadı belirgindi.

Buradan sonra konağın içinde bir kaç çekim denemesi ve buluşma & yemek saati ayarlamalarından sonra Beypazarı sokaklarına dağıldık (aslında dağılmak istememiştik; ancak o güzelim sokak aralarında her bir kişi farklı bir konuya odaklanınca çekim sonrası çevrenizde kimsenin kalmadığını görüyorsunuz). Dışarı çıkmamızla yağmurun başlaması aynı zamanlara rastladı ne yazık ki.. EOS 1D kullanan arkadaşlarımız için sorun yoktu zira özelliklerini sorduktan sonra gelen cevaplar karşısında “vuuuu” dedikten sonra “Su da geçirmiyordur şimdi bu” diyerek espri yaptıktan ve “hehe” diyerek güldükten sonra gelen “Evet geçirmiyor” cevabı karşısında şaşkınlığım artmıştı.

Ara sokaklarda bir kaç saat dolaştıktan sonra uğradığımız Beypazarı Tarih ve Kültür Evi’nde gerçekten hoş bir Osmanlı Evi ile karşılaştık. Alt katlarda yer alan milyonlarca yıl öncesinden kalan deniz canlılarının fosilleri, yüzlerce yıllık elyazmaları ve oldukça eski -ortalama 1910`lardan kalma- silahlar aslında müzenin nispeten küçük bir kısmını kapsıyor ve konağın üst katlarını olduğu gibi korunmuş bir Osmanlı Evi oluşturuyor. Burayı da gezdikten sonra hemen yakınında sıcak bir şeyler içebileceğimiz bir yer olduğunu öğrendik ve Değirmencioğlu’ndan çıktığımızdan biraz daha ufakça bir grup olarak Külhan Sofrası’na gittik. Burada bize hizmet verebilecek tek kişi olduğundan biraz geç gelen ve üstelik ılık olan çay ve çorba içtik ancak sobanın yanında oturmak güzeldi. Sonrasında, bir anda açan hava ve gelen güneş ışığından yararlanmak için hemen sokaklara döküldük. İşte buradan sonra grupta büyük kopmalar başladı. Bir ara nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde iki kişiye düştüysek de saat 4 gibi yine Değirmencioğlu’nda sofra başındaydık.

Sofraya oturduğumuzda hazır olan şey salata ve tatlı idi. Salata bildiğimiz çoban salata (Beypazarı Salatası diye bişiy yok :-)) ancak baklavaya değinmeden geçmek olmaz. Beypazarı Baklavası denen bu baklava tam 79 katlı ve yine de kalınlığı öyle çok fazla değil. Ancak, bu özelliği çok dikkat çekici olsa da, sadece bir kat ceviz olduğundan ağzınıza gelen tat şerbetli hamur tadı gibi bir şey oluyor. Şahsen ben bir tane zor yiyebildim. Ama yine de bu incelikte hamur açan ellere sağlık tabii ki.. Belki iki ya da üç kat ceviz olsaydı gerçekten güzel olurdu ve adam gibi baklava tadı alabilirdik. Yemekte gelen diğer şeyler ise tarhana çorbası, güveçte tavuklu pilav ve etli yaprak sarmaydı. Tarhana çorbasını genelde sevmem -ki burada da çok severek yemedim- ama bir önce bahsettiğim yer olan Külhan Sofrası’na yolunuz düşerse burada mutlaka deneyin. Sarmaya da Beypazarı Sarması diyorlar ancak bildiğimiz sarmadan pek bir farkı yok. Sanıyorum yemeklere yöresel isimler koymak ziyaretçilerde genel bir merak ve deneme isteği uyandırıyor ve bu gibi yerler de fazlasıyla bunun farkında…

Yemeği de yedikten sonra ağırlık çökmeden hemen önce düştük yollara.. Fazlı Hoca’nın sabah yolculuğumuzda bahsettiği bir gelenek üzerine -ki bu gelenek çekim gezilerinde herkesin ufak birer hediye alması ve daha sonra çekilişle bunların dağıtılması- herkes ufak tefek bir şeyler almıştı. Ben de yaktığımız zaman güzel olduğunu söyledikleri bir koku yayan bir kandil almıştım. Ufak bir şişede üzerinde hasıra benzer ipler sarılmış olan sevimli bir şeydi.. Çekilişte Esen’e çıktı. Ancaaak, her arkadaşımız diğerleri gibi herkesin kullanabileceği hediyeler almamıştı. Benim ismimi çeken Egemen pis bir gülüş eşliğinde “güle güle kullan abi” diyerek bana bir paket uzattı. Açtığımda bunun dışı turkuaz içi kırmızı renkte olan ve içinde aynası da olan küçük bir makyaj çantası olduğunu anlamam uzun sürmedi. “E be abi”den başka tepki veremedim. Bu neşeli dakikalar (R)dan sonra çekilişi tamamladık ve yine toplamda 1.5 saatlik -aralarda kestirdiğim- bir yolculuktan sonra akşam 6.30-7 gibi Kızılay’daydık..

Havanın kapalı olmasından ve zaman zaman yağan yağmurdan dolayı sadece 15 kez deklanşöre basabildim; fotoğrafları tabdan alınca yine Baris’in Gözüyle kategorisi altında yayınlayacağım. Yalnız bu takılı olan makaranın renkli ve hala bitmemiş olmasından dolayı haftaiçi yine bana bir Ulus -ya da başka bir yer, önerilere açığım- görünüyor. Zira eğitmenimiz Oğuz’un 3 makara film yıkama ve 10 kart baskı alma hedefine uymak için haftasonuna bitmiş bir -ve hatta iki- siyah-beyaz makaraya ihtiyacım var.

Neyse, yine yollara düşeyim de en kısa zamanda… Nasılsa gerisi gelir.

November 20, 2005

Çantanı önüne al da yürü…

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 10:55 pm

Cumartesi günü güzeldi başlamıştı aslında.. Evde kitap okuyarak geçen bir günün akşamında leziz bir mantarlı tavuk sote yaptım ve Ceren`i yemeğe çağırdım. Sonrasında da sinemaya (Testere II) gitmeye karar verdik ve Büyülü Fener Sineması`ndan biletlerimizi alıp kalan bir saatte Kızılay`da dolaşmaya karar verdik.

Karanfil`in Gima tarafındaki büfeyi 15 metre kadar geçmiştik ki ben her Karanfil`e girdiğimde yaptığım gibi elimi çantama atıp kontrol ettim. Açıktı ve cüzdanım yoktu.. Çevreme bakınırken onca yürüyen insanın arasında benim yaşlarımda biri şaşkın bir şekilde bana bakıyordu. Acaba rastgele mi bakıyor diye bir süre ben de ona baktım ama yaklaşık 10 saniye boyunca başını çevirmemişti. Olayı gördüğünü ancak bir şey yapamadığını anladım ve yanına gidip “Adamları gördünüz mü?” dedim. “Üç kişiler, biri kirli sakallı ve takım elbiseli ve metroya girdiler” dedi.

Olay muhtemelen çantayı kontrol etmemden 4-5 metre geride olmuştu. Metroda yürüyen merdivenden inmeden kredi kartım iptal edilmişti ancak ortada hala kayıp bir cüzdan vardı. Metroya girip tanıma uyan birilerini aramaya başladık. Sorduğum kişilerden biri erkekler tuvaletine bakmamızı önerdiğinden oradaki kişilerin teker teker çıkmasını bekledim. Hatta bir tanesi içeride fazla kaldığından kapıyı fazla “çalmışım” biraz; içeriden sadece şaşkın halde gençten bir çocuk çıktı. Sonra yine metro çarşısına dönüp Samatya tarafındaki çıkışın oradan geçerken tam da biri kirli sakallı ve takım elbiseli üç tane adamla karşı karşıya geldik..

Onlara doğru yürüdüğümde takım elbiseli olanın başıyla beni işaret edip diğerine bir şeyler söylemesi herşeyi ortaya çıkarmıştı ancak kesin kanıt yoktu. Biraz da üzerlerine gitmek ve belki de laf almak için “Buralarda tam da sizin gibi biri kirli sakallı ve takım elbiseli üç kişi gördünüz mü?” dedim. Doğal olarak görmediklerini söylediler. Ancak takım elbiseli olan tedirgin ancak tehditkar bir şekilde onu tarif edip etmediğimi ve neden aradığımı sormayı ve aradığım kişileri bulursam üzerindeki “emanet”i kullanmayı teklif etmeyi de eksik etmedi sağolsun. Adamların bunlar olduğu ve aba altından sopa gösterdikleri belliydi. Ama sonradan neden yaptığımı anlamadığım bir hareketle oralarda biraz daha dolaşıp hareketlerini izlemeyi tercih ettim. Başka bir tarafa 20 metre kadar yürüyüp geri döndüğümde aynı yerde metro güvenlik görevlisini gördüm; tabi adamlar da kanatlanmıştı.

Burada ilginç olan adamların kaçmış olması değil de tam o sırada yanıma yaklaşan bir temizlik görevlisinin “Abi onlar hırsızdı neden polise haber vermedin?” demesiydi. Yani benim emin olmaya çalıştığım bilgi zaten metro çalışanlarınca biliniyordu. Daha sonra yanıma yaklaşıp durumdan her nasılsa bilgi sahibi olan çeşitli vatandaşlar da polise gitmemi ve onları bulup bulmadığımı sordular. Şu örnek aklıma geldi şimdi yazarken; ben aradığım şey için Milli Kütüphane`de sabahlıyordum ama aslında bu şey günlük bir gazetenin manşetindeydi (bu adamcıkların bu kadar ünlü olmalarına rağmen nasıl hala özgür olduğunu ise polise gittikten sonra anlayacaktık).

Oralarda biraz daha dolandıktan sonra Necatibey Karakolu`na gittik. Tabi burada duruma gayet alışkın polisler ve bizim gibi cüzdan çarptıran iki üç kişi tarafından karşılandık. İfademiz alındı, kaybettiğim belgeler ve nakit (son 15 YTL’m) bilgisiyle birlikte bir ifade oluşturuldu ve imzaladım. Bu sayede nüfus cüzdanımı ücretsiz ve dertsiz olarak tekrar çıkarttırabilecekmişim ve 21.15 itibariyle bu belgeler benim sorumluluğumda değilmiş.

Adamların özgürlüğüne gelince.. O kadar yaşadığım şeye rağmen imzalı ifademde yazan şey açıktı:

21.15 sularında çantamdan cüzdanım çalındı ancak çalanları görmedim

Yankesicilik biriminden bir polisin; böyle bir olaydan sonra bir tane bile şahit bulamayacağımdan, suçüstü (gayet açık bir şekilde elini öne uzattı “Adam cüzdanı alıyor” dedikten sonra sıkıca koluma yapıştı ve “koluna yapışıyoruz” dedi) yapılanların bile savcılık tarafından aynı gün salındığından, Kızılay`da aslında 100-150 tane sivil polis olduğundan ve olay anında adamları görmediğim için aslında verdiğim bilgilerin kanıt olarak kullanılamayacağından bahsetti. Zamanında yanlışlıkla bir öğretmeni bu şekilde içeri aldıklarını ve yanlış bilgiden dolayı başlarına iş açıldığını, benim durumumda da adamların yakalanması durumunda polislere dava açabileceğinden bahsetti. Sık kullandığı bir ifade ise “Kişisel özgürlüklerin kısıtlanması” idi.

Olayın sıcaklığıyla şu an mantıklı gelen anlatılanlar o an –konuşma içeriğinden ziyade yanımıza daha sonra gelen komiserin tavrıyla da ilgili olarak- mantıklı gelmemişti. Sertçe “Peki, işim bittiyse gidiyorum” dedim. Yankesicilik biriminden olan polis daha ifade vermem gerektiğini ve o an öyle hissetmemin normal olduğunu söyledi. İfademi verdim, kayıp belgeleri ve nakiti tekrar listeledim. Tabi bu arada mantığım yerine gelmişti. Karakoldan çıkarken elini sıkmayı ihmal etmedim; o da kimlik için yapmam gerekenleri anlattı tekrar.. İnsanın içinde böyle bir durumda polisle karşılaşınca bir güven hissi uyanır. O gece uyanmadığını söyleyebilirim.

Bu sabah Beypazarı`na çekim gezisi olduğundan erken kalkmam gerekiyordu. Ama 2`ye kadar uyuyamadık ve çay içip başka şeylerden konuştuk.

İnsanın aklına ilk anda gelen şey kredi kartı.. Ancak olay tamamen atlatıldıktan sonra aslında paradan daha değerli olan şeyler geliyor akla.. Ananemin, dedemin ve diğer sevdiğim insanların fotoğrafları.. Bu fotoğraflardan birkaç vesikalığın bir diğer kopyalarının olduğundan emin olmamam.. Bu fotoğrafların aslında bana 15 YTL`den daha büyük zarar verdiğinden haberi bile olmayan insanların elinde olması.. Her türlü özel bilginin yazdığı ufak tefek kağıtların da yine bu insanların elinde olması.. Pazartesi sabahı yeni bir nüfus cüzdanım, 10 gün içinde arkası imzalanmak üzere beni bekleyen POS cihazı çizikleri olmayan gıcır bir kredi kartım, belki yeni bir ODTÜ Teknokent kimliğim, 3 gün sonra yeni bir öğrenci kimliğim olacak. Ama o fotoğrafları tekrar nasıl bulurum bilmiyorum.

O adamların sahip olduğu ünü düşünerek Karanfil`de tekrar karşıma çıkacaklarını biliyorum. Gidip istemek de aklımdan geçmiyor değil..

Size diyeceğim, bu olay kötü bir olay değil aslında. Öyle görünüyor ama sistemimizin doğal bir parçası… Nasıl bir çitanın bir ceylanı parçalayıp mideye indirmesi kötü hissettiren ama sistemin kendisinin yarattığı bir olaysa bu da öyle.. Neden mi? Bir kaç gün önce gönderdiğim “In the Ghetto” nun sözlerini bir kez daha okursanız anlayacaksınız…

Öneriler:
* Cüzdanınızı her an kaybolacakmış gibi doldurun. Benim kullandığım gibi çantaların -ve aslında bir çoğunun- içinde ayrıca fermuarlı cepler oluyor. Bunların anlık bir olayda ulaşılması çok zor. Tıpkı cüzdanımın bir santim yanındaki cep telefonumun çalınmamış olması gibi.. Kredi kartlarınızı kartvizitliklerde bulundurup bu gibi bir gözde taşıyın. Gerçekten özel ve değerli şeyleri de evde bulundurmaktan iyisi yok sanırım.. Fazla nakit bulundurmasanız da iyi edersiniz.
* Olaydan sonra karakola gitmeyi ihmal etmeyin. Nüfus cüzdanı gibi belgelerin sorumluluklarının sizden çıkması aslında çok önemli olaylar.
* Kullandığınız bankaların 444 ile başlayan telefonlarını öğrenin. Ezberlemesi kolay; Yapı Kredi Bankası 4440444, Garanti Bankası 4440333 (alan kodu gerekiyor), İş Bankası 4440202 (alan kodu gerekiyor). Cüzdanımın yokluğu farketmemden 2 dakika sonra kartlarımın iptal edilmiş olması bu sayededir.
* Polislerin ve güvenlik görevlilerinin aslında elimizin kolumuzun bağlı olduğunu hissettiren ve benim yasalar hakkında biraz daha fikrim olmasını sağlayan konuşmalarının dışında söyledikleri yararlı bir şey daha vardı..

Çantanı önüne al da yürü…

Çantanızı önünüze alın da yürüyün..

November 19, 2005

Ne garip kediler gördüm..

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 4:03 pm

Ne garip kediler gördüm, lavabonun içinde uyuyorlardı..

Erdinç'in Kedisi

Sonra sahiplerini gördüm, durumu kavradım..

Erdinç'in Kendisi

Bu garip adam için Bknz. The point of no return

November 18, 2005

Statik apnea - 171105

Filed under: Apnea — Baris @ 3:44 pm

Bundan sonra, düzenli olarak yaptığım statik apnea denemelerimin sonuçlarını blog`a yazmaya karar verdim. Genelde her antremandan sonra -yani haftada iki kere- yapıyorum. Henüz havuzda yapma fırsatım olmadığından evde yaptıklarımla ne kadar fark edeceğini de çok merak ediyorum aslında..

17 Kasım 2005: 02:50:10

Güzel geçen bir sınav ve küçük ödüller

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 2:28 pm

Aslında dün yazdıklarımdan sonra sınavın bu kadar güzel geçeceğini düşünmüyordum doğal olarak.. Ancak sanıyorum dersi biraz gözümde büyütmüşüm; ne de olsa geçen sene aldığım Software Engineering’den bir çok konu içeriyordu. Tamamını yaptım ve 40 dakika kadar erken çıktım. Tabi bunun bir ödülü olmalıydı; koca bir sezar salata, büyük portakal suyu ve çikolatalı kek. Aferim bana.

November 17, 2005

Son güne bırakmak insanın kendine yakışanı giymesidir

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 2:06 am

Yarın akşam 16.40`ta bir sınavım var. Dört yıllık lisans hayatımın son iki dersinden birine ait.. Ama ben ne mi yapıyorum:

- Hiç derslere girmiyorum.
- Sınavdan önceki son derse bile gitmeyip hiç not çektirme zahmetine girmiyorum.
- Bugün sabah başlıyorum çalışmaya,
- Yarın sınavdan 15 dakika önce bitecek çalışmam (evim okula 3 dakika)
- Elimde sadece dersin kitabının sunumları var. Sunumlarda biraz önce şöyle bir sayfaya rastlamam da elimdeki tek kaynağın güvenilirliği hakkında yeterince fikir verdi:

Insert Figure 8.7 here

NOTE: Confirm with author which figure should be inserted!

İyi ki şöyle bir şey yoktu:

Insert Figure 8.7 here

NOTE: Confirm with author which figure should be inserted!
PS: Hey Jack, remember we betted for the Barcelona match last weekend, don`t ya? Hehe.

Ah bu öğrenciler..

November 16, 2005

In the Ghetto

Filed under: Lirik — Baris @ 4:56 pm

Bu sözler size de bir şey hatırlatmıyor mu? Sokak çocukları? Fransa’daki ayaklanma? “Öteki Türkiye”?

In The Ghetto lyrics

Artist - Elvis Presley

Album - From Elvis In Memphis

Lyrics - In The Ghetto

(words music by Scott Davis)
As the snow flies
On a cold and gray Chicago mornin’
A poor little baby child is born
In the ghetto
And his mama cries
’cause if there’s one thing that she don’t need
it’s another hungry mouth to feed
In the ghetto

People, don’t you understand
the child needs a helping hand
or he’ll grow to be an angry young man some day
Take a look at you and me,
are we too blind to see,
do we simply turn our heads
and look the other way

Well the world turns
and a hungry little boy with a runny nose
plays in the street as the cold wind blows
In the ghetto

And his hunger burns
so he starts to roam the streets at night
and he learns how to steal
and he learns how to fight
In the ghetto

Then one night in desperation
a young man breaks away
He buys a gun, steals a car,
tries to run, but he don’t get far
And his mama cries

As a crowd gathers ’round an angry young man
face down on the street with a gun in his hand
In the ghetto

As her young man dies,
on a cold and gray Chicago mornin’,
another little baby child is born
In the ghetto

Başınızı diğer yöne çevirmeyin… Ne kadar uzun süre görmezden gelirseniz sorunları görmezden gelmek için baktığınız o yönde de onlar yer almaya başlayacak…

Günaydın deyince günaydın diye cevap veren insan modeli

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 12:32 pm

Bugün sabah yine ekmek almaya bizim bakkala gittim. İçimde garip bir heyecan vardı; yaptığı deneyin (Bknz. Günaydın deyince cevap vermeyen insan modeli) sonucunu bekleyen bilim insanının heyecanı gibi.. İlk deneme için günaydın dediğimde aynı şekilde cevap aldım. Amca birinci aşamayı geçmişti. Alacaklarımı aldım, ödemeyi yaptım ve kolay gelsin dedim. Voila! Amca yine cevap vermişti ve teşekkür etmişti. Tam mutlu bir şekilde dükkandan çıkarken amcanın arkamdan seslenerek söylediği şey ise yine pis pis sırıtmama neden oldu..
- Fişinizi almadınız!

November 15, 2005

23 yaş ve İdealizm

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 3:19 pm

Dün bir ay kadar önce iş görüşmesi yaptığımız bir firmanın patronuyla görüştüm ve orada çalışmakla ilgili kararımı söyledim. Paraya ihtiyacım olmasına, maaşın önceki işimden fazla olmasına ve çalışma ortamında önceden tanıdığım arkadaşlarımın olmasına rağmen şirketin çalışma alanından dolayı orada mutlu olamayacağımdan bahsettim ve teşekkür ettim. Bir sonraki soru ise iş bulup bulmadığımdı.. Ben de henüz aramadığımı ve diploma alana kadar da ciddi olarak iş aramayacağımı söyledim. Bunun üzerine ilgilendiğim alanlarla ilgili işleri olabileceğinden ve bu durumda beni aramalarını isteyip istemediğimi sordular, ben de arayabileceklerini söyledim.

Telefonu kapattığımda kendimi biraz garip hissettim ve aklıma şu laf geldi: “Kişi 22 yaşından önce idealist, 22 yaşından sonra ise kapitalisttir”. 23 yaşındaydım ve 1 yaş farkıyla hala bu genellemenin dışında hissediyordum. Umarım uzunca bir süre daha bilindik istatistiklerde ortalama değer olmadan hayatıma devam edebilirim.

Bazı kararlar vardır; doğru olduğunu hissedersiniz ancak elinizde olmayan sebepler ve sistemdeki diğer etkenler yüzünden yanlış çıkma korkusu hissedersiniz; sonuçta ortak bir doğru yoktur. Bu karar da aynen böyle bir şeydi aslında.. Paraya ihtiyacım olduğu için işi kabul etmekle buna rağmen etmemek arasında bir süre gidip geldim ancak eski işimden edindiğim en büyük tecrübelerden biri olan “ruhsal rahatlığın da ekonomik rahatlık kadar önemli olduğu”ndan hareketle bu kararı verdim. Doğruluğunu ise zaman gösterecek.

Damaktaki tellerden kurtulamamak insanın kendine yakışanı giyememesidir

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 3:03 pm

Dün sabah gittiğim Gazi Diş Hekimliği Fakültesi Hastanesi’nde üst çenemin filmi çekildi ve üst çene genişletme tedavisinden sonra hala kemik oluşumunun tamamlanmadığı görüldü ve damaktaki tellerin bir ay daha kalmasına karar verildi. Ama bu süre içinde de üst dişlerin düzeltilmesi için üste de tel takılacak. Bu nedenle yakında metal dedektörlerinde ötmeye başlayabilirim. Damaktaki tellerin çıkmaması biraz moral bozdu tabi; ama artık alışmış olmamdan dolayı çok da sorun etmedim. Zaten tüm tel rahatsızlığının bu kalan bir ay içinde olacağını düşünüyorum. Normal tel tedavilerinin dışında bende bir de damakta tel olduğundan diğer teller yok gibi bir şey şu anda..

Bu arada, Teo`ya verdiğim söz hala geçerli tabii ki.. Teller çıkar çıkmaz kutluyoruz ve hesapla ben ilgileniyorum. Sadece biraz ertelendi.

Günaydın deyince cevap vermeyen insan modeli

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 2:53 pm

Bu gibi insanları herkes tanır ve sorunca çevresinden bir kaç örnek verebilir. Dükkanlarına girdiğinizde ya da karşılaştığınızda “günaydın”, “merhaba”, vs. dediğinizde cevap vermezler ve doğrudan “buyrun” gibi şeyler söylerler. Dükkandan çıkarken de “kolay gelsin” demeniz umurlarında olmaz. Bizim bakkaldaki yaşlı amca da bunlardan biridir ve hatta uzun zamandır arkadaşlar arasındaki muhabbetlere konu olmuşluğu vardır. Bugün sabah ekmek almaya gittiğimde yine günaydın dedim ancak cevap alamadım. Elimde ekmeklerle beklediğim için de hemen poşet çıkartıp onları koymaya başladı. Dayanamadım, “amca ben sana her sabah günaydın diyorum ama sen hiç cevap vermiyorsun?” dedim. “Dalgınlığıma geliyordur evladım özür dilerim” dedi. “Estağfurullah amca da her sabah olunca sorayım dedim” diyerek aslında dalgınlık olamayacağını vurgulamaya çalıştım, cevap vermedi. Ama dükkandan çıkarken “kolay gelsin” dediğimde gelen “sağol canım” cevabı arkamı dönmüş giderken gülümsememe yol açtı. Bundan sonra bana her sabah cevap vereceğini tahmin ediyorum.. Bakalım.

TRT 2

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 2:42 pm

TRT 2`yi seviyorum.. Tüm “halk bunu istiyor” laflarına rağmen “halkın istemediği” kültür-sanat programlarına yer verdiği, haberlerde gerçekten haber niteliği taşıyan ve çevresine ve yurduna birazcık duyarlı insanların duymak isteyeceği haberleri sunduğu, Yurttan Haberler adı altında Karadeniz’de başlayan hamsi sezonundan tutun da Mardin Midyat’taki zanaatlara kadar değişen bir içerikle bizi bilgilendiren bir program yaptığı ve bu içeriğin amacını da internet sayfalarında “Hayat, sadece Ankara ve İstanbul’da yaşanmıyor.” diyerek belirttiği ve bizi bir yerlere itmeye değil de çekmeye çalıştığı için bu kanalı seviyorum.

November 14, 2005

Derin nefeslenme tekniğini kötüye kullanmak

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 2:44 am

Dün Mersin’den EMO’daki Öğrenci Kurultayı için Ankara’ya gelen Özkan ve arkadaşı Serdar’la beraberdik. Geç saatte buluşmamıza ve yine dün gece Mersin’e dönmelerine rağmen oldukça keyifliydi. Tabii sohbeti bira ve nargile ile desteklemeyi ihmal etmedik. Yaklaşık 2 seneden sonra içtiğim nargile üzerinde serbest dalışta öğrendiğim derin nefeslenmeyi uyguladım. Gerçekten etkisi oluyor. Çok derin bir nefesten sonra beyninizdeki dumanlanmayı anında hissediyorsunuz billahi. Fikir Özkan’dan çıktığı için kendisini bir kez daha tebrik ediyorum. Bu keyiften sonra evde de bir nargile bulunması gerektiğini oyladık, kabul ettik.

Gün içinde de serbest dalış grubu ile malzeme almaya çıktık. Toplandığımız yerin Kızılay’daki çiçekçilerle Boşbakanlık’ın önü olması ve –herhalde- gün içinde olacak bir gösteri nedeniyle aynı yerde toplanan çevik kuvvet nedeniyle halktan garip bakışlar topladık bir süre. Tabii sayımız yirmi civarına yaklaştıktan sonra bir sivil amcamız yaklaştı ve “Gençlerrr, neden toplanıyorsunuz?” dedi. Bizden bir elemanın “ekiple burada buluşup malzeme alacaktık” şeklinde şüpheli ifadelerinden sonra sohbet biraz daha uzadı ancak dalış malzemesi olduğu anlaşıldıktan sonra sivil amcamız sırıtıp “başka yerde buluşun gençlerrr” diye buyurdu. “Peki abi” dedi tabii..

November 12, 2005

Çocuklar / Ulus

Filed under: Baris'in gözüyle — Baris @ 12:26 am

Çocuklar

Safiye ve Yeni Saksısı / Evim Güzel Evim

Filed under: Baris'in gözüyle — Baris @ 12:25 am

Her tarafının aydınlık olmasını 4-5 saniye pozlayıp bu sürede ışığı etrafında gezdirerek sağladım..

Safiye ve Yeni Saksısı

Kampüs’te Yeşillik / ODTÜ

Filed under: Baris'in gözüyle — Baris @ 12:23 am

Kampüs'te Yeşillik

İş Bankası / Ulus

Filed under: Baris'in gözüyle — Baris @ 12:22 am

İş Bankası

Botanik Parkı’nda Merdivenler / Çankaya

Filed under: Baris'in gözüyle — Baris @ 12:19 am

Botanik Parkı'nda Merdivenler

Nepal ve Katmandu.. Hayal mi? Evet.. Şimdilik..

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 12:01 am

Bu ara aşırı dozda Nepal ve Katmandu aldım. Sanıyorum bir kaç gün içinde bu kadar sık aralıklarla alınmaması gerekiyor. Yoksa insan kendini herşeyi bırakmış doğuya koşarken filan bulabilir..

Bir kaç gündür Nasuh Mahruki’nin “Asya Yolları, Himalayalar ve Ötesi” adlı kitabını okuyorum. İstanbul-Katmandu arası motorla yolculuktan sonra Cho Oyu’ya tırmanış ve tekrar İstanbul.. 21000 km yol.. Kitaptan aldığım keyfi tarif edemezken bir de üzerine bugün Hakan Görgün’ün “24 mm Objektifimden Nepal” başlıklı dia gösterisine gittim.

Tahmin edileceği üzere.. Planlar kurmaya başladım ufaktan. Çok ayrıntılı; şöyle tavanı kaplayabileceğim bir Türkiye haritası istiyorum öncelikle.. Bundan sonra tur rehberleri. Küçükken Finike’deki pansiyonumuza ellerinde bizim pansiyonun adının yazılı olduğu kitapçıklarla turistler gelirdi. Elin Almanı, Fransızı ta oralardan edindiği kitapçıklarda Finike gibi ufacık bir ilçeye gelince bile nerede kalacağını biliyordu. Okuduğum bu kitapta da bu gibi rehberlerin önemini anladım. Kitabın yaşantı kısmında da çok hoş ayrıntıları var: Örneğin “olur da başınıza gelirse” diyerek Katmandu’da yük taşıyan kamyonların lastiklerini tutan contaların bizdekilere göre ters yönde açılıp kapandığından bahsetmiş. Kitabın sonunda da “Motorcuya Öğütler” başlığı altında her ülke/bölge için tavsiyeler var. Hoş bir çalışma olmuş. Bugün Hakan Bey’e de kitaptan bahsedip okumasını tavsiye ettim de.. “Nasuh benim arkadaşım, beraber dağcılık da yaptık” dedi. “Ehe ehe” dedim ben de. Umarım bu olay muhtemel bir tanışmayla sonlanabilir.

Ve işte günün sürprizi.. Motor tipi olarak yine Enduro’ya dönebilirim. Eser kızmadın değil mi?

November 1, 2005

Sahte plakalı cipler ve esrarengiz insanlar

Filed under: Hayat Memat — Baris @ 1:16 am

Evcek alışveriş konulu yazımla aynı günde başıma gelen bir olayı ve ardından bugün yaptığım bir telefon görüşmesini anlatmak istiyorum. Yorumlar ve komplo teorileri kurmayı da size bırakıyorum.

100. Yıl’daki Tansaş’ın önünden geçerken koyu gri bir Grand Cherokee’nin park ettiği yerden çıkarken beyaz bir Hyundai’ye çarptığını gördüm. Olayda ortalama 200-250 milyonluk bir hasar oluşmuştu. Bu olayı gördükten sonra cipteki bayanın hiç istifini bozmadan bir süre olay yerinde –yolun boşalması için- bekleyip sonra da çekip gitmesi iyice tepemin tasını attırmıştı. Yolun açılmasını beklerken gideceğini anlayınca çantamdan kalem kağıt çıkarıp geçtim cipin önüne plakasını yazmaya başladım (Bunu yaparken de bayanın aynı rahatlığını korumasını ise daha sonradan anlayacakmışım meğer). Plakayı yazdığım kağıdı Hyundai’nin sileceğine iliştirdikten sonra alışverişe devam ettik. Geri dönüşte Hyundai’nin sahibi gelmişti; ben de adamla konuşup olayı anlattım ve tanıklık gerekirse diye numaramı verdim (zamanım var ya artık). Polisi arayacağını söyleyip teşekkür etti ve ayrıldı.

Bugün gelen telefonda ise yine aynı amcamız arıyordu. Bana yer/tarih vereceğini düşünürken sorduğu soru şuydu: “Plakayı doğru yazdığınızdan emin misiniz?”. Buna kesinlikle emindim çünkü zibidi insan rahat rahat otururken bir kaç kere kontrol etmiştim; hatta plakanın Isparta plakası olduğu ve sayısal kısmının 4 hane olduğu da hala aklımdaydı. Bunu söylediğimde ise şu cevabı aldım: “Polisler böyle bir plaka olamayacağını çünkü Isparta’nın henüz 4 haneli plakalara geçmediğini söylediler”.

?

Powered by WordPress